18 Ekim 2009 Pazar

Doğa ile barışık: Avrasya Maratonu 31. kez.

Bu sene ikinci kez Avrasya Maratonu'na katıldık. Sabah yağmur yağar mı yağmaz mı bilemediğim için her şekilde tedbirimi almıştım. Zaten geçen senekinden beter bir yağmur olamayacağını bildiğimden yağmurla alıp veremediğim bir sorunum yoktu.

Ben sadece fotoğraf makinam ve cep telefonumun ıslanmasından endişe ediyordum. Yürümeye başladığımzda yağmur durmuştu. Güneşli dakikalarda köprüyü geçtik. Koşmadığımız için devamlı resim çekmek eğlenceliydi bu sene.

Sanço, ablası, yeğeni ve benim yeğenim olmak üzere ekibimiz 5 kişiye düşüverdi yağmurun kendisi değil daha ihtimali başladığında! 7 insan bu şekilde mızmızlandı ve yokoldu. Doğaya karışıp eridiler... Küçüldüler, küçüldüler... Xsmall oldular...

Doğa ile barışık binlerce insansa iki senedir yürüyor böyle saatlerce. Şimdi yaptığımızı kim marjinal bulabilir ki binlerce insan yağmurda bebeğini ve çocuğunu almış gelmişken. Yaşlı amcalar ve teyzeler yağmurda böyle hevesle yürürken... Seneye koşacağım sanırım, iki senedir yetti bu kadar yürümek:) Sanço ve Aslanım 1 kodlu yeğenim ne derler? Ya doktorum ne der dizimdeki menisküs için?



17 Ekim 2009 Cumartesi

Bir film: Nefes-Vatan sağolsun

Bu filme vizyona girdiği ilk günden gittik. Bir filme mi gittim yoksa güneydoğuda bir komando birliğinde gerçekten yaşadım ve oraya ışınlandım mı emin değilim. Orada askerlerle beraber üşüdüm, beraber karavana yedim, beraber güldüm, beraber savaştım, beraber vuruldum...

Adeta böyle yaşadım bu filmi dün gece. En son sahnede yere düşen Atatürk büstünü yerden ben kaldırdım sanki, şehit haberini sanki benim evime gelip verdiler. Gerçekten yaşadım onlarla.

Bu kadar güzel bir filmdi. Filmin etkisinde bu denli kalmamın nedeni; gerekirse o şartlarda ve o dağlarda ben de görev yaparım diye düşünmemdi. Kadın olduğum halde:)

Rahatıma ben de düşkünüm, benim de mız mızlıklarım var... Ama hep derim ya, benim vatan uğruna kırmızı çizgilerim var:)

16 Ekim 2009 Cuma

Yeniden Avrasya Halk Koşusu

Geçen senenin ilk kez katılım heyecanı ile tam 3 saat (Aslında 3.5 saat ama katılmasını istediğim arkadaşlara moral olsun diye yalan attım) yürüdüğümüz yollarda ilk 1 saat içinde çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık:)

İlk kez katıldığımız için sanıyordum ki illa ki spor ayakkabım ve eşofmanım olmalı. Sonra gelişen dakikalarda gördüm ki sırtında çantası, ayağında cat botları ile, bebek arabasında bebekleri ile, termoslarında çayları ile, elde bayraklar millet keyifle yürüyor. Koşan yok:)

Bu sene o nedenle yağmurdan korkmuyorum. Geçen senekinden beter olması cidden mümkün değil. Bu sene cep telefonumun ıslanmaması için gereken tedbirleri alıp ayağıma da Lafuma goratex yürüyüş ayakkabılarımı çektikten sonra derdim yok. Köprüyü geçip Beşiktaş'a girerken Starbuck's'a uğrayıp yine kahvemizi içeriz. Oradan da İnönü Stadı'na yürüyüp madalyamızı, sertifikamızı ve bana 3 beden büyük tişörtlerimizi alırız.

Katılacak olanlara yine ısrarla söylüyoruz ki; çengelli iğne ile tutturduğunuz göğsünüzdeki forma nolarını asla atmayın, kaybetmeyin. Numarayı teslim etmeden size madalyanızı vermiyorlar. Geçen sene birçok insanın eli boş kaldı bu nedenle.

Bir teori: Asma köprülerde binlerce insanın adımından çıkan titreşim, köprünün rezonanstan yıkılmasına neden olur diyenler var. Ama doğrusu şu: Bir tabur asker köprü üzerinde uygun adım yürürse köprünün iç frekansı bozulacağından köprüyü yıkabilirsiniz. Uygun adımda yürümüyoruz biz allahtan. Onuncu yıl marşıyla gaza gelsek bile:)

15 Ekim 2009 Perşembe

Misafir bulduğunu yer...

Ama bu kadarı da pek ilginçti. Sen kalk 25 km öteye sabah kahvesine git, tam cezvede köpük kabarırken 2 resmi polis kapıya gelip fanustaki dostumun karakola gelmesini istesin!.. Genç ve güzel çocuklardı, düzgünlerdi. İkna ettim dostumu gittik onlarla... Malum vesayet davası için fanustaki dostumun "Aklı başında mı?" kontrolüne götürülmesi gerekiyordu. Zaten biliyordum ama kahveme denk gelmesi ilginçti. Tanrı yine olağanüstü şekilde beni oraya postalamıştı işte uygun zamanda. Bazen dostlarımızla ilişkimizin kritik zamanlamalarını bizim dışımızda bişey yönetiyor.

Yıllar öncesinde birgün... Vosvosumun tamiri sırasında yandaki dükkana geçmiştim. O egzoz tamircisinde iki motorcunun konuşmasına tesadüfen kulak verdiğimde ise, bir dostumun bir zamanlar ne çok aşık olduğu genç adamın motor kazasında can verdiğini öğrenmiştim! Normalde bu olayı duymak imkanımız yokken ertesi gün cenazedeydik!

Bunun gibi şeyler oluyor hayatta. Dünkü sabah kahvem de böyle bir ilahi zamanlamaydı. Orada olmam olayın arızasını giderdi. Yumuşattı.

Sonra mı?:).. Polis merkezinden çıkıp çay bahçesine geçip keyfimize baktık. Rapor için kendisi gideceği zamanı belirledi iki gün sonrasına. Yine beraber gideceğiz tabii. Guardian Angel.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Ciğer Günleri ve 4 Arkadaş.

Yine arnavut ciğeri gecesi yaptık. Annem tutturdu daha ciğeri iyidir onu alın diye ama günyüzlü erkedeş kuzu almış eh o da güzeldi. Soğan olduktan sonra diğer tatları alamıyorum zaten:)

Sanço ile tam da küsmüşken ani gelişiyle beni sevindirdi. Dördümüz yine tamamlanınca zamanın ne kadar hızlı aktığını hissettim. Kolay değil 4 yıl önce hiçbiri hayatımda yoktu. Bu arkadaşlıklar zincirini hayatıma sokan şartlar o zaman çok sevimsizdi. Fakat bir zamanın kötüsü bugünün doğrusu oldu. Bir zamanlar ateş yokedemediğini bugün sertleştirdi. Üstelik o zaman kaybettiklerimi de zamanla yanıma katarak fazlasıyla zincir uzadı uzadı uzadı... :)

24 Eylül 2009 Perşembe

Devrim Arabaları'nı izlemiş olmak ve olmamak.


Nihayet Dijiturk yayınlamış da bizim Ramon ve yavrusu yakışıklı "Behlül" de Devrim Arabaları'nı izleyebilmişler. Sinemalarda vizyona 2. kez girdiğinde de günlerce başlarının etini yemiştim bu filmi mutlaka görün siz "Çılgın Türkler" diye. Ancak dün yayınlanınca izlemişler. Ramon efendi küfredip durmuş son sahnede "Bu arabamızda yeterli benzin yok sizi öteki araca alalım paşam" gibi bir cümleyi kurmaktan çekinen Türk zihniyetine. Eminim hala da küfretmeye devam ediyor... Şüphesiz biz olsak çekinmezdik kimseden, emek verdiğimiz eser arz-ı endam ederken bir haksız arıza çıksaydı.

Ben de olgun mühendis rolünde Selçuk Yöntem'in genç mühendise anlattığı Kayseri Uçak Fabrikası'nın kapatılış öyküsünde gözyaşlarına boğulmuştum. Sanço Panço demişti ki "Bu filmde ağlayan tek sensin herhalde:)" Ama öyle değildi işte birçok vatansever insanın boğazında düğüm vardı hissettim. Bu gözyaşlarımın keskin bir kararlılık ile karışarak aktığını biliyordum ben.

Bugün hala o zihniyetteki tüm bürokratlara lanet okumaya devam etmekteyim. Umarım bireysel olarak belalarını bulmuşlardır bu ülkenin mühendisliğinin ileri gitmesini engelleyen tüm zihniyetler. Şu anda dünyanın en gelişmiş uçak sanayii bizde olabilirdi!..

Bu filmi izlemiş olmak ve izlememiş olmak arasındaki farkı bilenler zaten filmin çekimi sırasında yönetmene yeterli zorluğu çıkartmışlardı Tolga Örnek'in bir roportajında dinlemiştim. Bu filmi izlemek, tekrar izlemek, iyi düşünmek ve istikbalin göklerde olduğunu herkesten önce bilen insana saygıda kusur etmemek gerek.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Adı: Julia

Pet Society oyununda benim fanusa tıkılı arkadaş Julia ile tanıştım. Yapacak birşey yok, fanustan çıkmıyor, içeri de kimseler giremiyor hala. Bari dedim dışardan da olsa dünyasına yakın olayım. Fanusun camına Garfield gibi yapıştığım aylar boyunca onunla ruhsal iletişimim adeta bir camın ardından sürüyor.

Bu oyunu onunla ve ona ait karakter Julia ile 2 gün oynadım ve çok sevdim ben bu Julia'yı-da-. Tipini özellikle mahzun seçmiş. Karakterlerin evleri var, eşyaları var. Eşyaları, yiyecekleri, çiçekleri satın alıyorlar. Parayı birbirlerini ziyaret ederek, ip atlayarak, ağaçlar arasında gezinerek kazanıyorlar. Bizim Julia 2-3 aydır oynuyor. Mütevazi bir evi, tek tek severek aldığı sade eşyaları var. Tıpkı gerçek hayattaki gibi evini ince bir zevkle döşüyor. Oyunda antikacısı yok ama Luxury mağazasında acayip lüks ve zevkli eşyalar var. Parası az bizimkinin çünkü bankadan borç almıyor, kredi kartı kullanmıyor ve en önemlisi Cheat Engine isimli hile programını kullanmıyor. Bu hilenin varlığını dün internette araştırınca öğrendik.
O'nun için balık avına gittim, şahane bir istridye ve içinde pırıl pırıl bir inci tanesi takıldı oltama, Julia adına ne sevindim! Akvaryuma koyduk hemen. Resimdeki gibi Julia hatıra resmi de çekti:)

Yazık ki bu oyun sanırım sadece Facebook'ta var. Ben hala en başında olduğu gibi Facebook'u protesto etmekte olduğumdan bu oyunu ancak Julia'nın yanında veya -olur da- şifresini verirse oynayabilirim.

O şu anda kolumun 1 cm solunda ve Facebook'ta tanıdıklarına -yel değirmenlerine- günlük saldırılarını yapmakla meşgul. Ama işin enteresanı; bu işi gevezelikle güle eğlene yapıyor! İnsan onun yanında -kendini düşürdüğü duruma içi kan ağlasa bile- hala hiç sıkılmıyor:) Aslında Facebook'ta O'nu okuyanlar ve halinden korkanlar kadar O'na uzağım. Çünkü ben de fanusun dışındayım herkes gibi. Ama onlar kadar korkak ve endişeli, vefasız değilim. Hasta hastadır işte o kadar, herşey olduğu gibi doğallıkla ve yargısız kabul edilmelidir.

Beni haketmiş dostlarımın her hastalığında yanında olmaktan vazgeçmem. Paranoid şizofren olduğu iddia edilse bile! Herşey geçecek ve O çoooook iyi olacak...