14 Aralık 2009 Pazartesi

Aldım başımı gidiyorum...

Bazen insanların yanından fiziken gidiyorum, bazen duygularımdan gidiyorum. Kara kaplı defterime bile yazmayacağım kadar beni usandıran KURAL TANIMAZLIKLARA şahit olduğum zaman, sessiz sedasız alıp başımı gidiyorum. Kimse duymuyor, kimse farketmiyor. İçim alıp başını gidiyor, üstelik kendince mutlu olarak. Uğraşamıyorum insanlarla bazen. Gitmelerim iyi geliyor. Çiğdem Talu'nun şarkısındaki gibi "Ben bu hayattan, dosttan düşmandan aldım başımı gidiyorum" Sonra kendimi toparlayınca kimi zaman geri geliyorum, kimi zaman gelmiyorum. Bakalım bu defa gelir miyim, bilmem ki...

Bu kural tanımazlıklarda kendimden mi şüphe etmeliyim, yoksa bu fazla Akdeniz ruhlu arkadaşlarımdan HAYIR diyerek "gitmekte" haklı mıyım, haksız mıyım?..

Mesela:

Artçım Sanço motorumun arkasına binerken "Aman n'olucak sadece 10 metre gideceğiz yahu!" diyerek kaskını takmamayı bana önerdiğinde ben zaaf göstersem "Tamam canım nolucak senimi üzeceğim bin öyle arkama" desem... Sonra benden ya da başkasından kaynaklanan bir nedenle motorda kaza yapsak ve başımızı kaldırımlara vursak, tepemize bir araba uçsa bir yerden, bu benim VİCDAN SORUNUM haline gelse???
.....
Alkolle araç kullanırken ehliyetine el konulan bir dostum benden ehliyetimi çevirmelerde polise göstermek için istediğinde, "Aman n'olucak, yakalanırsam çantandan habersiz aldığımı söyleyiveririm" dediğinde, "Ah tabii canım n'olucak seni mi kıracağım, al canım ehliyetimi kullan" desem... Sonra başkasının ehliyetini polise gösterdiği için yakalansa suçuna suç eklese... Artık bu BİZİM SUÇUMUZ haline gelse???
....
Ben yan koltukta ilk iş kemerimi takarken, vosvosta kemerini takmakta zorlanan dosttan ötem; "Takamıyorum çalışmıyor bu, zor açılıp kapanıyor, tırnağım kırılıyor aman boşver" dese, ben de sussam, sonra sadece 40 km hızımıza rağmen çarpışsak bir araçla, bilimsel olarak hesaplandığı gibi tonluk bir ivme ile etkiyi hissetsek, beni eski teknoloji de olsa kemerim tutar ya onu???
....
Birkaç kadeh içmişse bir arkadaşım, elinden anahtarlarını almaya uğraşırken ben, gecenin karanlığında bir restoran önünde, "N'olucak canım ben kendimdeyim allaskına görmüyor musun?" dese ve bir an için gördüğüme inansam, bilimsel verileri ciddiye almasam... Bir yayaya çarpsak mesela ya da bir motorsurucusune... Zamanında refleks hareketini yapamamış olsak... Kendimi nasıl hissederim???
....
Etrafımdaki insanları uyarmaktan bıktım usandım artık... Okumuşu, cahili aynı... Bir de bu benim çevrem, daha yurdum insanının kasksız motor kullanan gencecik çocuklarına yaptığım uyarıları yazmadım, kimbilir kaç kez trafiği tehlikeye atanları 155 i arayıp memura şikayet ettiğimi yazmadım... Çünkü onlardan "gitmiyorum", onlarla uğraşmaktan bıkmıyorum iyi vatandaş olarak.

Ama şimdi bu trafik kurallarını tanımaz dostlarımdan BEN GERÇEKTEN GİDİYORUM. Görmez ve anlamazsınız nasılsa, size buradaymışım gibi gelecektir. Ama ben aldım başımı sessiz sedasız gidiyorum. Sizleri kendinizle başbaşa bırakıyorum.

Vallahi usandım...

3 Aralık 2009 Perşembe

DAZER II KÖPEKSAVAR

Benim için şu anda dünyanın en güzel hediyesi... Sanço almış gelmiş, köpeksavar aletini. Dazer II markalı bu alet 7 metreden köpeklere etkili. Aslında galiba kedilere de. 9 volt pille çalışıyor ve köpeğin duyabileceği insanın duyamayacağı bir frenkansta ses yayıyor.

Denemeye çok değişik zeminlerde fırsat bulamadım, bir denememde bisikletten düşüyordum az kalsın. SBu sahneye şahit olan Küçük Hande dedi ki; sen bunu kullanırken bir yerini yaralayacaksın iyi oluyor bisiklet kaskı taktığın:) Kullanma pratiğim henüz gelişmedi. Mesela bisikleti tek elle kullanıyorum ama motosiklette tek elimi cebime sokarak çıkartamam giderken. Bu nedenle boynuma bir iple çarpraz asmayı düşündüm motorda da bisiklette de. Cebimden çıkarana dek çok geç olabilir.

Üzerindeki düğmeye kısa aralıklarla basıyorsun ve kırmızı ışıktan da anlıyorsun ki alet çalışıyor. Sağır bir köpeğe denk gelmediğin sürece işe yaradığı muhakkak. Kalkıp gidiyorlar yattıkları yerden. Daha üzerime koşturan bir köpekte tam deneyemedim.

Bu macera devam edecek belli ki...

TEKNİK AÇIKLAMA:
Dazer yaydığı ultrasonik ses dalgasıyla her türlü köpegi kaçırır.
Dazer, yüksek elektronik teknolojiyi kullanarak insanlar tarafından duyulmayan, fakat köpek ve kediler tarafından duyulup, algılanan ve onları taciz edin güçlü ve zararsız bir ses dalgası yayan alettir.
7 metreye kadar köpeklerin yaklaşmasını durdurur. 7 metreye kadar ulaşan sadece köpekler tarafından duyulan 27000hz. yüksek frekans sesiyle köpekleri yaralamadan sizden uzaklaştırır.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Aynı zamanda köpeklerin eğitiminde de kullanılabilir.
Darbelere karşı dayanıklı bir plastikten üretilmiştir, ayrıca kemere takılabilen bir klipsi de vardır.
Güvenilir
Sessiz
Etkili
Havlamaya son
kullanım menzili 7 mt.
Ağırlığı 120 gr.
9 Volt pille çalışır.
Pil fiyata dahildir.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Made in USA

Kuduz Aşı'na gitmezsen neler olur? :)

Şöyle olur; polis gelir kapına ve seni alır götürür aşıya. Bunu çocukları korkutmak için söylenmiş bir palavra sanmayın, gerçek ve bence fena bi gerçek de değil yani. Tek sorun; zaten işi başından aşkın polislerin bir de bu yurdum insanının kuduzuyla uğraşması.

Grip hastalığım 4 günde geçti, ama beşinci gün son aşıma denk geliyordu, doktorlara danıştık, öksürüğüm devam ettiği için gitmesem daha iyi olur sonucuna vardık. Bir hastalıkla boğuşurken bağışıklık sistemime hemen bir kuduz virüsü yüklemek pek akıllıca görünmüyordu. Böylece aşıya 3 gün geç gittim.

Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin sorumluluk sahibi aşı hemşiresi bana telefonla ulaşamadığı için (bunun nedeni numaramı ilk kayıtta yanlış yazan sorumsuz!) semt karakoluna ihbar etmiş ve sağlık ocağına da bildirmiş "kaçak" durumumu. Gerçekten çok mutlu oldum ya:) Bizim ülkemizde bir devlet hastanesinde bu kadar sorumluluk sahibi birisinin bulunması beni cidden mutlu etti.

Sonra bana son aşımı yaparken de açıkladı hemşire, yurdum insani ilk bir iki aşıdan sonra baktı ki kudurmuyor toz oluyormuş ortadan. Polise haber veriyormuş hemşire de:) Ne güzel değil mi?.. Böyle güzel bir şey işte.

Biz karakolu aradık ve durumu izah ettik boşuna yorulmasınlar diye, gelirlerse yine de, iki sene saklamak zorunda olduğum aşı belgemin fotokopisini vermeliymişim.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Ne gribi bu şimdi??

Pazartesi: Bizim Behlul hastaydı 39,5'tu ateşi. Moral olsun diye gittim ziyaretine, bakkaldan tüm aburcuburlarla Kinder sürpriz yumurtaya kadar alıp götürdüm. Çocukluğundaki gibi. Bir de öptüm tabii yeğenimi:) Bağışıklık sistemime çok güveniyordum.
.............
Sali: Kuluçka devresi olsa gerek...
............
Carsamba: Minik minik, kısa kısa öksürüyordum. Gündüz iyiydim, sokaklardaydım. Akşamına halsizdim ateşim 37,5'tu.
...........
Persembe: Hafif atesim vardı hep dinlendim evde. Adacayi, zencefil, bal karisimi ictim. Ayrica Benical cold, Redoxan ve C vitaminli efervesan aspirin... Aksamları Tylolhot. Düşündüm; domuz gribi buysa ölümler nasıl gerçekleşiyor? Ne olacak bana? Nefes alışlarımı kontrol ediyorum, herşey basit bir grip gibi görünüyor...
...........
Cuma: 38 atesle yatmaya devam ettim. Ayni ilaclar. Öksürüğüm tür değiştirdi. Göğsüme indi. Kirmizi acı biberlerimden vazgeçmiyorum.
..........
Cumartesi: Atesim 36,6 ile 37,5 arasında değişiyor. Öksürüğüm bitti. ilaclarla beraber adaçayı, zencefil ve bal içmeye devam ediyorum... Bendeniz, Funda Arar ve Göksel bana iyi gelecek muhakkak. 3 CD ard arda dinliyorum. Eskiden olsa Sezen'le iyileşirdim, şimdi beni öldürür ancak O'nun sesini duymak:)

Pazartesi günü 5. kuduz aşım var, ateşliyken yapılmazmış, iyileşmem gerek biran önce.

17 Kasım 2009 Salı

Kara Kaplı Defterler...

Dostlarınızın hatalarını affedin derler. Kuma yazın kötülükleri, iyilikleri taşa kazıyın derler. Sanço benim kindar olduğumu düşünüyor:) Ben bana yapılan iyilikleri de kötülükleri de kolay unutmam. Bu herkes için böyledir sanırım. Bunda sıradışı birşey yok. Kindarlıktan asla değil, aynı hataya bir daha düşmemek için... Sanço'nun genel bir kelime ile düşünmeden kindarlık olarak tanımladığı şeyse, aslında benim insanlara gözlemlerimle gizli notlar ve puanlar verişimle ilgili birşey. Dediğim gibi; aynı hataya bir daha düşmemek veya hiç düşmemek için gözlem gücümü kullanırım.

Gelmiş geçmiş tüm kültürlerden damıtılmış yaşamsal kuralları, insanlık değerlerini, aydınlanma yolundaki insanın özelliklerini, kendisine ve çevresine faydalı insan olabilmeyi, gelişmiş vicdanı, güvenilirlik değerlerini, sözünün eri olabilmeyi, kurallara kural olduğu için uyabilmeyi vb. gözardı etmeyişimi kindarlık olarak nitelemek doğru mu?

Daha açık örneklerle yazmak gerekirse (hayal mahsulu örnekler); kuralları ihlal ederek araç kullanmayı alışkanlık haline getirmiş birisinin arabasına binmemeyi tercih ederim... Bir kişinin arkasından konuşabilen veya alay edebilen birisinin, o kişinin yüzüne karşı da mesafeli durmasını tercih ederim... Sözünde durmadığını gözlemlediğim birisini arkadaşlığıma layık görmem... Birisi dikkatimi çekecek şekilde kötü ise o insana güvenmem, güvendirtmem... Çevremdeki birisi kendi gibi değilse yine o kişiye verecek zamanım yoktur... Birisi vefasız davranmışsa bir daha iyiliğimi göremez... Birisi bir sırrımı satmışsa güvenmem... Birisi mutluluğuma kendi çıkarı için engel olmuşsa, arkamdan konuşmuşsa ve bu kulağıma gelmişse unutmam...

Kısacası; ben denenmişi denemem bir daha. Kimseyi kişiliğini onaylamadan sevemem. Sevdiklerimin hatalarına karşı ise gelişmiş bir puanlama sistemim var. Kişiliklerle ilgili hiçbirşeyi unutmam ben. Puanlaraıma göre davranışlarımda kesin kırmızı çizgilerim olur sevdiklerime bile. Kimi zaman kendi gözlemlerimi, kimi zaman başkalarının deneyimlerini arşivime atarım. Parçaları birleştirdiğim zaman ise olağanüstü veriler kucağıma düşer. İnsanların bilmediği, göremediği konularda birkaç açıdan bilgi sahibi olduğum için aslında biraz da taşıması ağır yüklerim olur. Susmam gereken zamanlar olur. Bazı sırların iç yüzünü çift taraflı bilirim istemeden. Yanyana duran insanlar bilmez, ben bilirim. Prensiplerim gereği kullanmayacağım bir bilgi gücüne sahip olurum bu şekilde.

Şimdi herkesin dikkatimden ve antenlerimden kaçmayan, hafızamdan asla silinmeyen iyilikleri olduğu gibi, yine antenlerimin algıda seçici davranarak algıladığı beğenmediğim kişilik özellikleri var. Başkasının başına düşen taştan ders alırım ben, yılan beni ısırmaz diyenlerden değilim.

Ben bu şekilde düşünüyorum, ister kindarlık olsun ister başka birşay. Vaktim yok , cidden vaktim yok. Gerçekten ömür çok kısa. O kadar çok isteyip de vakit ayıramadığım insan varken hayatımda, bu puan sisteminde geriye düşenler için yapabileceğim birşey yok.

Konfiçyus'un dediği gibi: Nereye gidersen oraya bütün kalbinle git. Yükselen burcum akrep diye mi acaba böyle kara kaplı bir defterim var yoksa benim?:))

Az ve öz olmalı insanlar, azaltmalıyam belki de çevremdekileri iyice.Bir yanda 25 yıllık dostlarım, bir yanda dün tanıdıklarım, bir yanda karantinada beklettiklerim... Niteliksiz vakti yok gönlümün.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Mandrake'deki SİB bölümü

Mandrake'deki karakolun bir odası, kapısıda SİB yazan yer çok ilginçtir. Orasının tam açılımını türkçeleştirdiklerinde SAÇMA İŞLER BÖLÜMÜ olarak yazmışlar, çocukken biz de böyle öğrendik. Birgün bu karakola keçi sakallı profesör kılıklı bir adam gelir. Komiser dinler adamı ve SİB'ye yollar kayıt için. Adam da -tam anımsamıyorm şimdi- sanırım orada anlattıklarının sonucunu alamaz. Burada kendisine güldüklerini görünce gider mafyaya anlatır buluşunu, onlarla işbirliği yapar. Bu adam ilk önce orduya gitmiştir orada da ciddiye alınmamıştır.

Bu bilimadamı, olanca iyi niyetiyle amerikanın tüm savunma birimlerine vermeye çalıştığı buluşunu sonunda gider mafya ile işbirliği yaparak kendi çıkarı için kullanır. Buluşu süper birşeydir: Tüm şehri bir anda ve belirli bir süreliğine uyutabilecek bir gaz bulmuştur. Bu gazı, işbirliği yaptığı adamlarla beraber gökyüzünden şehre verir. Tüm şehir uyur. Kadınlar ütü başında, adamlar direksiyonda uyurlar ve şehir biranda altüst olur.

Bizim elemanlar önceden ayarladıkları çöp kamyonları ile gidip tüm kuyumcuları, tüm bankaları soyarlar! Bu kareler çok etkileyici çizilmiştir.

Mandrake romanın sonunda bu adamın SİB'ye yollanan adam olduğunu hipnozla hafızasını görüntülediği komiserden öğrenir. Böylece hırsızları yakalar...

Sanırım bunu çocukluk çağımda okuduğum için etkilenmişim. Hala reddetmem herkesin en uzak ihtimal fikirlerini. Benim için SİB yoktur. Önyargım varsa olumlu bir önyargıdır; neden olmasın ki akla geliyorsa mümkündür diyenlerdenim ben. Minik bir çocuğu da bir akıl hastasını da öncelikli olarak bu şekilde dinler sonra somut deliller ararım:)) Herhangi bir gerçeği kaçırmamak ve haber atlamamak için bunu yaparım.

10 Kasım 2009 Salı

Mutlaka izle!

http://video.google.com/videoplay?docid=-7548543120460393751# Bunu kopyalayıp tıklayın, sahiden herşeyin özeti burada, üzerimizde oynan tüm oyunları anlamanın en kestirme yolu. Adamlar 1918'den beri doğuyu bölmeye teşne.

10 Kasım.

Bize Allah öyle büyük ve gerçek bir deha nasip etmiş ki hala bugün bile O'nu anlayamıyor insanlar... Hala beyinleri algılayamıyor olan biteni. Ne 1919'u, ne 1923'ü, ne 1938'i algılayabiliyorlar. Herkes birgün ölecek tabii ama bazılarının evrensel fikirleri asla ölmeyecek. Bu insanlar da dünya tarihinde ne kadar az. En değerlisi, en insancılı, en zekisi, en kahramanı, en sağduyulusu, en ileri görüşlüsü bize denk gelmiş ama o kadar beyinsizler var ki anlamaktan hala acizler.

Kukla olmayı ilerlemek sanıyorlar. Akıl yürütmeyi dinsizlik sanıyorlar. Misak-ı Milli sınırlarını gereksiz sanıyorlar... Bayrak sevgisini demode buluyorlar... Küreselleşmenin vatanseverlikten mahrum olduğunu sanıyorlar... Askerin milletin kalbinden sökülüp atılabileceğini sanıyorlar... Ceplerini doldurmayı hak sanıyorlar... Ay sanıyorlar da sanıyorlar!..


Bu kadar kıymetbilmez, bu kadar düşünme tembeli, bu kadar tek hücreli, bu kadar dar kafalı olmalarının cezasını da hep beraber çekiyoruz.

Ama bu sabah 9.05'de yine hissettim ve gördüm ki; asla tükenmeyeceğiz. Sen rahat uyu. Hiçkimse olmasa; ben varım! Bunu diyen de o kadar çok insan var ki:)

5 Kasım 2009 Perşembe

Bence Domuz Gribi:

Biyolojik bir silah taslağı... Etki alanının sınırları varsa cidden, bazıları risk gurubunda ise bazıları değilse ve bu son dönemde birden ortaya çıktığına göre; bir suni hastalıktır.

Yarın öbür gün öyle bir kimyasal formüle döner ki, bazı özellikleri olanları (bunu silahın sahipleri belirleyecektir) öldürerek insanları doğal görünen bir elemeye tabii tutar.

Bugünkü formüle göre; bünyesi zayıf olanlar, kronik hastalıkları olanlar ölür ve kalanlar yeni yüzyıllar için sağlıklı nesillerin atası olurlar. Gelecekte dünyada insanlara besin ve su yetmeyeceği düşünülürse ben de buna biyolojik silah taslağı olabilir derim tabii... Bir yerlerde gizli servisler bunu çoktan planlamıştır.

Bu olay; hastalık veya ilaç firmalarının rantından çok daha öte bişey bence.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Çizgi Roman Nostalisi 40 yaşındakilere...

Ne gereksiz bilgilerle dolu fantastik kafam:) Ama bunları ancak yaşıtlarımın bildiğini düşünüyorum o da bir zamanlar Tay Yayınları ile ilgileri olmuşsa.
...
Mandrake'nin, muhteşem evi Xanadu'ya sahip oluş öyküsünü bilir misiniz?
Zagor Tenay'ın o kartallı kıyafetinin ve baltasının nereden geldiğini?
Çiko'nun upuzun adını bilir misiniz peki?
Mandrake'nin kötü kalpli ikizinden haberiniz var mı?
Mister No'un kankası SS'le tanışma öyküsünü bilir misiniz?
Jerry Drake'in takma adı Mister No nereden gelmektedir?
İçtiği sigaranın markasını anımsar mısınız?
Kafatası Mağarası'nda yaşayan kırmızı maskeli arkadaşın köpeğinin adı nedir?
Ya Tom Miks barda ne içer?
Bunu kimse bilemez; Mandrake'deki karakolun özel SİB Bölümü'nün ne anlama geldiğini?:)
...
Sonra Peter Parker'i (Spiderman), Clark Kent'i (Superman), Don Diego Vega (Zorro), Bruce Wayne (Batman) gibi gizli kimlikli kahramanları takip ettik. Onların Penguen Adam, Joker, Kedi Kız gibi sıradışı düşmanlarını izledik.
...
Şimdilerde neler var cidden bilmiyorum, bizim Kanix biliyordur tabii 17 yaşında. Bizim zamanımızda hayat daha yavaş geçiyordu ve vaktimiz vardı Ramon ve Nikolai ile bu detaylara girecek. İşte zaten yukardaki soruları sorarak konuya girmemin nedeni de bu, bu çizgi romanların temelini oluşturan en gereksiz bilgileri unutmak mümkün değil.

Dün yine Batman Başlıyor'u izlerken baktım Sanço da bunları bilmiyor. Demek bizim aileye mahsus bu durum, annemin hala eski Mandrake'leri dönüp dönüp okuyabildiği ve uçuk dayımın Mandrake'deki esrarengiz yeraltı örgütlerinin ve başka şeylerin gerçek hayatta varolduğunu, kitabın mesaj için yazıldığını iddia ettiğine bakılırsa:))

Şu yukardaki 10 çizgi roman sorumu bilen çıkarsa vallahi hayatımın ikonu olur, yere göğe koymam bunları bileni ben:))



31 Ekim 2009 Cumartesi

Kuduz Aşılarım...

Kuduz aşılarım sırasında alkol alamıyorum hiçbir şekilde. Sosyal içiciliğim zarar gördü, sekteye uğradı:( Sanço ilk aşımdan çıktığımızda şaka olarak söyledi ama bence gerçeğe çok yakındı; "Kuduz olsaydın daha iyiydi!:)"

Sırada üçüncü aşım var pazartesi günü. Galiba kasım sonunda beşincisi bitecek. Offfff. Yine de köpeklere bi gıcığım yok, imkanları olsa bisiklete binen yetişkinleri sevmeyen insanlar da beni ısırabilir, köpeklere neden kızayım...

28 Ekim 2009 Çarşamba

29 Ekim Cumhuriyet Bayramım:))














Bu ülkeyi, bu Cumhuriyet'i, bu orduyu seviyorum... Yüzüme hapşıran, sırada önüme geçmeye çalışan, elindeki değerlerin kıymetini unutmuş, unutturulmuş, trafikte kurallara aldırmaz katil olan bu cahil halkı da sadece yaradandan ötürü seviyorum. Bir an önce kör cahillikten kurtulmaları ve bağımsız bir ülkede yaşamanın değerini önemsemeleri için dua ediyorum.

Geçmiş senelerde Bağdat Caddesi Fener Alayı kutlamarına katıldım... Kimi zaman yaya, kimi zaman artçım Sanço ile motorsiklet konvoyunda yer alarak bayram coşkusunu yaşadım. Geçen sene Üskudar'dan havai fişek gösterisi izledim... Evde sabahsa Ankara'daki protokol törenlerini bile izledim, stadyum törenlerinde kusursuz Türk Ordusu'nu gururla, gözlerim yaşararak, 'Tanrı sizi korusun' dualarımla izledim... (Bu duyarlılığımı arkadaşlarımın çoğunda bulamadığım için kendimden şüphe ettiğim de oluyor kimi zaman. Sonra bakıyorum sokaklarda kendim gibiler dolu, rahatlıyorum. Atatürk aşığı oluşum bir yana, zaten bana emanet edilmiş bir Cumhuriyet varken, hiçbir dış oyuna, telkine, globalizm özentisine kanmadan sadece Ata'mın dahice sözlerini takip ederek izinden gitmek varken kafam karışmıyor. O herşeyi çok önceden biliyordu çünkü.)

Neyse uzatmayalım, bir eksiğim Vatan Caddesi kutlamalarıydı, her yıl TV'de görür ister ama hiçbir zaman vaktinde orada olamazdım, oraları zaten hiç bilmem. Bu sene bu makus kaderimi kırarak Valilik'ten tam olarak yeri ve saati öğrenmeyi başaran Sanço oldu yine. Kafasının etini o kadar yedim ki bu konuda işi ele aldı.

Yarın saat 10.30 da orada olacağım. Tüm kalbimle askerlerimi alkışlayacağım ve bu vatanı kimseye yedirtmeyeceğimi kendime bir kez daha telkin edeceğim:)






27 Ekim 2009 Salı

Bi kuduzum eksikti o da oldu!..

Yıllardır bisikletime saldıran bu sahil köpeklerini ciddiye almazdım hiç. Dün akşamüzeri saat 17.40 itibarıyla ciddiye alıyorum!..

Havada uğursuz denilebilecek bir elektrik bir lodos durumu vardı. Esrarengiz huzurlu hoş bi hava... Bisikletimle dolaşmak istedim sahile indim... Yağmur yağacak gibiydi tereddüt ettim bir süre ama kaderim beni çekti. Bisiklet kaskımı da takmak gibi sıradışı bir davranışla evden çıktım. Önce Dalyan tarafına gittim, birkaç köpek pis pis havlıyordu, ama kendi aralarında havlaştıkları için onların sosyal çemberlerinin dışındaydım ve tabii bu durumu üzerime alınmadım. Evcil köpeğini gezdirenler için bu durum sakattı çünkü onların köpeklerine sahipsiz köpekler havlıyordu. Etraflarından dolaştım gittim.

Sonra geri döndüm yol bitince, hayatımda en sevdiğim şeyin bu havada bisiklete binmek olduğunu aklımdan geçirdim gerçekten. Bu defa Caddebostan'ı geçtim Bostancı'ya devam ediyordum. Giant kendi kendine uçuyordu adeta... Bir çeviriyor bin gidiyordum. Suadiye'de küçük marinanın orada iki orta boy köpek bana iki yandan yaklaştılar havlayarak. Önemsemedim, havlayan köpek ısırmaz boşa havlar diye düşündüm! Bu durumda köpeğin kafasına bi tekme atıp kendinizden uzaklaştırın diyen bisiklet uzmanlarının yazılarını hatırladım bir an. Ama ben mümkün değil bir hayvanın kafasına ayağımla vuramazdım! Hoşt bile diyemeden sağımda ve solumda koşturan iki köpekten solumdaki bacağımı kapmıştı bile! Isırdı beni! Üzerimde uzun paça eşofman vardı, üzerinden ısırdı. Sıyırdım baktım ki bir kanamış diş deliği ve 15 er cm kadar uzunlukta, iki üst üste derin sıyrık çizgi...

Eczaneye gittim temizlettim. Sonra gittim Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin Acil Servisi'ne. Beş dozdan ilki olarak kuduz aşımı, bir defaya mahsus olarak da tedbiren tetanoz aşımı yaptılar. Öğrendim ki 72 saat geçmeden bu aşı olunmalıymış ve ilk anda da sabun ve su ile iyice temizlenmeliymiş.

Bir aşı defterim var şimdi 4 kez daha gideceğim! Bir daha da köpek gördüm mü açıktan dolaşacağım. Bu arada hastanelerde tuhaf mikroplar kaparak ölme korkum hala cepte. Dün Sanço aradan sızıp asistan doktora aşının tarihi ile ilgili ne sorduysa adam kalkıp aşı odasına geldi ve bana aşının kutusunda son kullanma tarihini gösterdi:) Yine de bana bişey olursa bu bloğu, başım ablog işini saran (Bakınız ilk yazım) Küçük Hande devam ettirsin vasiyetimdir:)


26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir mesai arkadaşlığı tanımı: Elma+J

Deneme yapiyorum ismail ELMA+J pacami topluyor yine... Bu cümledeki ismail yüce insan:) benim elektronik hayatta ve mesleğimin ardındaki görünmeyen platformlarda heykeli dikilecek arkadaşımdır.

Beraber çalıştığımız dönemde, bilgisayarımın programlarının ötesinde berisinde birşeye takılıp demoralize olduğum her anda mızıldanmama iyimserlik içinde tepki verirdi. Kimi zaman tekerlekli sandalyesini yanıma sürükler (o özürlü diil yanlış anlaşılmasın, sadece rahat koltuğuna yapışmış bir tasarımcı) ve rahat gülümsemesiyle 'Ay aman en basit şey bu' gibilerinden pıt pıt işimi halleder, kimi zaman da yerinden kıpırdamadan "Elma ve J'ye basmamı tarif etmek için "elma jjjjee" diye seslenirdi. Çünkü ben hiçbir zaman üç beş kısa yol dışında kestirme kullanmadım. Tasarımcıların operatörlere göre daha çok vakti oluyor diye midir neden üşenmeden menüleri kullanmayı sevdim hep. Düşünmek için bu sakinlik bana zaman kazandırıyor çünkü. Ama İsmail başta olmak üzere bu meslekte tanıdığım tasarımcı erkekler daima kısa yol kullanmaya ve çok hızlı olmaya teşnedirler. Anlamadığım bir hız tutkusu:))

Aramızda şifre gibi adımız "elma j" kaldı. Şimdi bizim elma j'nin hayatımdaki önemini burada ne kadar anlatsam yetmez, biraz da benden kaynaklanan bir "bir beyin almazlığı" onu star yapıyorsa da belirgin bir dehasal cinliği sözkonusu... Allaşkına bu bloğa link vermeyi az önce bana MSN üzerinden öğretmese ben bin yıl geçse kendim bunu bulamazdım. Beynimin bir lopu bu işe hiç mi hiç uygun değil belli ki.

Herkesin beyninin birbirinden farklı olması ne kadar önemli bir tasarım ayrıntısı aslında evren için... Böylece birbirimizi tamamlıyoruz işte.


Derbiye derbi demem fark atmayınca...

Dün yine bir Galatasaray derbisi oynadık, yine yendik. Fakat yeterince mutlu muyum; cık!

Dünkü maçta ataklarımızı ve şutlarımızı gole çevirebilseydik 7 fark atabilirdik işte o zaman mutlu olabilirdim. Derbi mutluluğum böyle birşey işte. 2002'nin farkını daha yukarı çıkartamadığımız sürece kimse Galatasaray'ı yenmemizi olağanüstü görmesin, onları yenmek bizim için gayet sıradan bir olay çocukluğumdanberi:))

Futbol takımı olarak Fenerbahçe'ye de bayılmıyorum aslında, iyi oynamazlar, sağları solları belli olmaz filan... Derbilerde devleşirler sadece. Bunda da fark beklerim farkı beceremezler.

Tuhaf bir Fenerbahçelilik ruhu taşıyorum ki bu tarifi zor birşey. Kendimi bildim benim çekirdek ülkem Fenerbahçe Cumhuriyeti oldu hep:) Çocukken bahçelerde top oynarken, büyüdüğümde herkes gibi UEFA'da Galatasaray'ı desteklerken, sevgililerim Galatasaraylı iken... Ben hep Fenerbahçe'liydim. Acısını da mutluluğunu da hissederek... Bu nasıl bir sihirdir bilmiyorum ama ben bu sihirin etkisi altındayım doğduğumdanberi.

Sadece bir dönem küstüğüm oldu kulübüme, berbattılar o yıllarda. Çok acı çektirdiler bana. "Bu takıma küstüm artık bırakıyorum be!" dedim. O zaman da etrafımdaki Galatasaraylılar, masallarda ağaçların arkasına gizlenmiş tilkiler gibi ortaya çıkıp "E madem Fener'e küstün gel GS'li yapalım seni..." dediler. O numaralara da güldüm, kanmadım, "Fener'e küstüm ama takımsız değilim, madem İstanbulluyum, bari İstanbulspor'u, Vefa'yı filan tutayım, bulurum öyle bir takım"dedim...

Sonra neyse ki takım kalbimi tekrar kazanacak kadar iyi oynamaya başladı da affettim. Fener affedilmeyecek bir aşk değil. (Sezen mi?.. Evet Onu hala affedemiyorum, şarkılarını dinlemek istesem bile artık yüreğime dokun-A-mıyor Sezen)

Ben derbiye derbi demem fark atmayınca. Mutluluk sarı lacivert denizinde yüzmekse ve akıp gitmekse, onbinlerle beraber bunu yaşadım dün yine Kadıköy'e. Etrafımda formasını içine gizlemiş, biri Sanço olmak üzere 3 Galatasaraylı ile:)



22 Ekim 2009 Perşembe

EFSANELER GERİ DÖNSÜN...

Bir zamanlar ben daha minnacıkken bu kızlar sahalarda maç yapıyorlardı. Rakipleri yoktu. Bu nedenle erkek takımlarıyla gösteri maçı yapıyorlardı. Yurtiçinde ve yurtdışında amatör ruhla ve o zamanın olanaklarıyla futbol oynuyorlardı, bu oyunu seviyorlardı...

Sonra başka kız takımları da kuruldu. Daima futbol gibi zor bir spor dalını seven kızlar vardı, seviyorlardı.

Ama... Aradan geçen yıllar boyunca hala Avrupa'da resmi kupalara gönderebildiğimiz bir bayan futbol takımımız yok. Var mı? Benim bildiğim yok.

Medya ilgilenmeli. Ama bu durumda efsanelere de sorumluluk düşmeli. Çıkmalılar ortaya ve bugünkü kızlara örnek olmalılar. "Bizim zamanımızda..." diye anlatmalılar.

Çünkü onlar çok değerliler. Bu ülke o yıllarda çağdaşlıkta çığır açan bu kızları izliyordu. Sadece İstanbul'da değil, Anadolu'da ve yurtdışanda da hayranları vardı. Efsaneler günışığına çıkmalı çünkü gerçek efsane onlardılar. O zaman kimsenin hayal bile edemeyeceği başarılara sadece varyıklarıyla bile imza attılar. Bugün yaşları 50'lerde bile olsa ben onları gösteri maçlarında hala görmeyi istiyorum.

18 Ekim 2009 Pazar

Doğa ile barışık: Avrasya Maratonu 31. kez.

Bu sene ikinci kez Avrasya Maratonu'na katıldık. Sabah yağmur yağar mı yağmaz mı bilemediğim için her şekilde tedbirimi almıştım. Zaten geçen senekinden beter bir yağmur olamayacağını bildiğimden yağmurla alıp veremediğim bir sorunum yoktu.

Ben sadece fotoğraf makinam ve cep telefonumun ıslanmasından endişe ediyordum. Yürümeye başladığımzda yağmur durmuştu. Güneşli dakikalarda köprüyü geçtik. Koşmadığımız için devamlı resim çekmek eğlenceliydi bu sene.

Sanço, ablası, yeğeni ve benim yeğenim olmak üzere ekibimiz 5 kişiye düşüverdi yağmurun kendisi değil daha ihtimali başladığında! 7 insan bu şekilde mızmızlandı ve yokoldu. Doğaya karışıp eridiler... Küçüldüler, küçüldüler... Xsmall oldular...

Doğa ile barışık binlerce insansa iki senedir yürüyor böyle saatlerce. Şimdi yaptığımızı kim marjinal bulabilir ki binlerce insan yağmurda bebeğini ve çocuğunu almış gelmişken. Yaşlı amcalar ve teyzeler yağmurda böyle hevesle yürürken... Seneye koşacağım sanırım, iki senedir yetti bu kadar yürümek:) Sanço ve Aslanım 1 kodlu yeğenim ne derler? Ya doktorum ne der dizimdeki menisküs için?



17 Ekim 2009 Cumartesi

Bir film: Nefes-Vatan sağolsun

Bu filme vizyona girdiği ilk günden gittik. Bir filme mi gittim yoksa güneydoğuda bir komando birliğinde gerçekten yaşadım ve oraya ışınlandım mı emin değilim. Orada askerlerle beraber üşüdüm, beraber karavana yedim, beraber güldüm, beraber savaştım, beraber vuruldum...

Adeta böyle yaşadım bu filmi dün gece. En son sahnede yere düşen Atatürk büstünü yerden ben kaldırdım sanki, şehit haberini sanki benim evime gelip verdiler. Gerçekten yaşadım onlarla.

Bu kadar güzel bir filmdi. Filmin etkisinde bu denli kalmamın nedeni; gerekirse o şartlarda ve o dağlarda ben de görev yaparım diye düşünmemdi. Kadın olduğum halde:)

Rahatıma ben de düşkünüm, benim de mız mızlıklarım var... Ama hep derim ya, benim vatan uğruna kırmızı çizgilerim var:)

16 Ekim 2009 Cuma

Yeniden Avrasya Halk Koşusu

Geçen senenin ilk kez katılım heyecanı ile tam 3 saat (Aslında 3.5 saat ama katılmasını istediğim arkadaşlara moral olsun diye yalan attım) yürüdüğümüz yollarda ilk 1 saat içinde çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık:)

İlk kez katıldığımız için sanıyordum ki illa ki spor ayakkabım ve eşofmanım olmalı. Sonra gelişen dakikalarda gördüm ki sırtında çantası, ayağında cat botları ile, bebek arabasında bebekleri ile, termoslarında çayları ile, elde bayraklar millet keyifle yürüyor. Koşan yok:)

Bu sene o nedenle yağmurdan korkmuyorum. Geçen senekinden beter olması cidden mümkün değil. Bu sene cep telefonumun ıslanmaması için gereken tedbirleri alıp ayağıma da Lafuma goratex yürüyüş ayakkabılarımı çektikten sonra derdim yok. Köprüyü geçip Beşiktaş'a girerken Starbuck's'a uğrayıp yine kahvemizi içeriz. Oradan da İnönü Stadı'na yürüyüp madalyamızı, sertifikamızı ve bana 3 beden büyük tişörtlerimizi alırız.

Katılacak olanlara yine ısrarla söylüyoruz ki; çengelli iğne ile tutturduğunuz göğsünüzdeki forma nolarını asla atmayın, kaybetmeyin. Numarayı teslim etmeden size madalyanızı vermiyorlar. Geçen sene birçok insanın eli boş kaldı bu nedenle.

Bir teori: Asma köprülerde binlerce insanın adımından çıkan titreşim, köprünün rezonanstan yıkılmasına neden olur diyenler var. Ama doğrusu şu: Bir tabur asker köprü üzerinde uygun adım yürürse köprünün iç frekansı bozulacağından köprüyü yıkabilirsiniz. Uygun adımda yürümüyoruz biz allahtan. Onuncu yıl marşıyla gaza gelsek bile:)

15 Ekim 2009 Perşembe

Misafir bulduğunu yer...

Ama bu kadarı da pek ilginçti. Sen kalk 25 km öteye sabah kahvesine git, tam cezvede köpük kabarırken 2 resmi polis kapıya gelip fanustaki dostumun karakola gelmesini istesin!.. Genç ve güzel çocuklardı, düzgünlerdi. İkna ettim dostumu gittik onlarla... Malum vesayet davası için fanustaki dostumun "Aklı başında mı?" kontrolüne götürülmesi gerekiyordu. Zaten biliyordum ama kahveme denk gelmesi ilginçti. Tanrı yine olağanüstü şekilde beni oraya postalamıştı işte uygun zamanda. Bazen dostlarımızla ilişkimizin kritik zamanlamalarını bizim dışımızda bişey yönetiyor.

Yıllar öncesinde birgün... Vosvosumun tamiri sırasında yandaki dükkana geçmiştim. O egzoz tamircisinde iki motorcunun konuşmasına tesadüfen kulak verdiğimde ise, bir dostumun bir zamanlar ne çok aşık olduğu genç adamın motor kazasında can verdiğini öğrenmiştim! Normalde bu olayı duymak imkanımız yokken ertesi gün cenazedeydik!

Bunun gibi şeyler oluyor hayatta. Dünkü sabah kahvem de böyle bir ilahi zamanlamaydı. Orada olmam olayın arızasını giderdi. Yumuşattı.

Sonra mı?:).. Polis merkezinden çıkıp çay bahçesine geçip keyfimize baktık. Rapor için kendisi gideceği zamanı belirledi iki gün sonrasına. Yine beraber gideceğiz tabii. Guardian Angel.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Ciğer Günleri ve 4 Arkadaş.

Yine arnavut ciğeri gecesi yaptık. Annem tutturdu daha ciğeri iyidir onu alın diye ama günyüzlü erkedeş kuzu almış eh o da güzeldi. Soğan olduktan sonra diğer tatları alamıyorum zaten:)

Sanço ile tam da küsmüşken ani gelişiyle beni sevindirdi. Dördümüz yine tamamlanınca zamanın ne kadar hızlı aktığını hissettim. Kolay değil 4 yıl önce hiçbiri hayatımda yoktu. Bu arkadaşlıklar zincirini hayatıma sokan şartlar o zaman çok sevimsizdi. Fakat bir zamanın kötüsü bugünün doğrusu oldu. Bir zamanlar ateş yokedemediğini bugün sertleştirdi. Üstelik o zaman kaybettiklerimi de zamanla yanıma katarak fazlasıyla zincir uzadı uzadı uzadı... :)

24 Eylül 2009 Perşembe

Devrim Arabaları'nı izlemiş olmak ve olmamak.


Nihayet Dijiturk yayınlamış da bizim Ramon ve yavrusu yakışıklı "Behlül" de Devrim Arabaları'nı izleyebilmişler. Sinemalarda vizyona 2. kez girdiğinde de günlerce başlarının etini yemiştim bu filmi mutlaka görün siz "Çılgın Türkler" diye. Ancak dün yayınlanınca izlemişler. Ramon efendi küfredip durmuş son sahnede "Bu arabamızda yeterli benzin yok sizi öteki araca alalım paşam" gibi bir cümleyi kurmaktan çekinen Türk zihniyetine. Eminim hala da küfretmeye devam ediyor... Şüphesiz biz olsak çekinmezdik kimseden, emek verdiğimiz eser arz-ı endam ederken bir haksız arıza çıksaydı.

Ben de olgun mühendis rolünde Selçuk Yöntem'in genç mühendise anlattığı Kayseri Uçak Fabrikası'nın kapatılış öyküsünde gözyaşlarına boğulmuştum. Sanço Panço demişti ki "Bu filmde ağlayan tek sensin herhalde:)" Ama öyle değildi işte birçok vatansever insanın boğazında düğüm vardı hissettim. Bu gözyaşlarımın keskin bir kararlılık ile karışarak aktığını biliyordum ben.

Bugün hala o zihniyetteki tüm bürokratlara lanet okumaya devam etmekteyim. Umarım bireysel olarak belalarını bulmuşlardır bu ülkenin mühendisliğinin ileri gitmesini engelleyen tüm zihniyetler. Şu anda dünyanın en gelişmiş uçak sanayii bizde olabilirdi!..

Bu filmi izlemiş olmak ve izlememiş olmak arasındaki farkı bilenler zaten filmin çekimi sırasında yönetmene yeterli zorluğu çıkartmışlardı Tolga Örnek'in bir roportajında dinlemiştim. Bu filmi izlemek, tekrar izlemek, iyi düşünmek ve istikbalin göklerde olduğunu herkesten önce bilen insana saygıda kusur etmemek gerek.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Adı: Julia

Pet Society oyununda benim fanusa tıkılı arkadaş Julia ile tanıştım. Yapacak birşey yok, fanustan çıkmıyor, içeri de kimseler giremiyor hala. Bari dedim dışardan da olsa dünyasına yakın olayım. Fanusun camına Garfield gibi yapıştığım aylar boyunca onunla ruhsal iletişimim adeta bir camın ardından sürüyor.

Bu oyunu onunla ve ona ait karakter Julia ile 2 gün oynadım ve çok sevdim ben bu Julia'yı-da-. Tipini özellikle mahzun seçmiş. Karakterlerin evleri var, eşyaları var. Eşyaları, yiyecekleri, çiçekleri satın alıyorlar. Parayı birbirlerini ziyaret ederek, ip atlayarak, ağaçlar arasında gezinerek kazanıyorlar. Bizim Julia 2-3 aydır oynuyor. Mütevazi bir evi, tek tek severek aldığı sade eşyaları var. Tıpkı gerçek hayattaki gibi evini ince bir zevkle döşüyor. Oyunda antikacısı yok ama Luxury mağazasında acayip lüks ve zevkli eşyalar var. Parası az bizimkinin çünkü bankadan borç almıyor, kredi kartı kullanmıyor ve en önemlisi Cheat Engine isimli hile programını kullanmıyor. Bu hilenin varlığını dün internette araştırınca öğrendik.
O'nun için balık avına gittim, şahane bir istridye ve içinde pırıl pırıl bir inci tanesi takıldı oltama, Julia adına ne sevindim! Akvaryuma koyduk hemen. Resimdeki gibi Julia hatıra resmi de çekti:)

Yazık ki bu oyun sanırım sadece Facebook'ta var. Ben hala en başında olduğu gibi Facebook'u protesto etmekte olduğumdan bu oyunu ancak Julia'nın yanında veya -olur da- şifresini verirse oynayabilirim.

O şu anda kolumun 1 cm solunda ve Facebook'ta tanıdıklarına -yel değirmenlerine- günlük saldırılarını yapmakla meşgul. Ama işin enteresanı; bu işi gevezelikle güle eğlene yapıyor! İnsan onun yanında -kendini düşürdüğü duruma içi kan ağlasa bile- hala hiç sıkılmıyor:) Aslında Facebook'ta O'nu okuyanlar ve halinden korkanlar kadar O'na uzağım. Çünkü ben de fanusun dışındayım herkes gibi. Ama onlar kadar korkak ve endişeli, vefasız değilim. Hasta hastadır işte o kadar, herşey olduğu gibi doğallıkla ve yargısız kabul edilmelidir.

Beni haketmiş dostlarımın her hastalığında yanında olmaktan vazgeçmem. Paranoid şizofren olduğu iddia edilse bile! Herşey geçecek ve O çoooook iyi olacak...

1 Eylül 2009 Salı

Ney'im ile 9. günüm.

22 Ağustos Cumartesi: Karaköy Tünel'den bir Kız Ney aldım. Yıllardır kafamın bir yanında bu istek vardı. Üfleme çalışmalarıma başladım... İnternette okudum ki 6 ay ses çıkaramayanlar varmış. Bunu bilerek aldım. Arkadaşlarıma "Ney aldım biliyor musun?" diyorum "Ney (Ne) aldın?" diyorlar, bu konuşma kaç kişiyle bu şekilde oldu. Bir de herkes "Aaa çok zormuş ses çıkarmak" dedi. Herkes de biliyor bu durumu bir ben bilmezdim.

23 Ağustos Pazar: Hala üflemeye çalışıyorum. Benimle beraber ses çıkarmaya çalışan Sanço Panço gayet umutsuzca dedi ki: "Yahu belki de bu çalışmıyordur!" Oysa satan adam bu neyi gözümüzün önünde çalmıştı. Sanço çok umutsuz. Çoktan benim adıma vazgeçti.

24 Ağustos Pazartesi: Gün içinde denemelerime devam ettim. Bir yandan internette araştırıyorum. Neyzenim.com'u buldum. İlk ders doğru tutuş ve Re sesi üfleyiş çalışıyorum. Doğru tutuş ve üfleyiş biçimini bulmuşum ki ses çıkarabildim! :) Nasıl sevindim anlatamam, hiç ama hiç beklemediğim birşeydi.

1 Eylül Salı: Neyzenim.com sitesindeki ney derslerine göre notaların yerlerini ve adlarını bir kağıda yazdım. Kesintisiz nefesle üfleme çalışmalarıma devam ediyorum. Hem uzun nefes hem doğru ses peşindeyim. Çıkan sesler arada hoşuma gitmiyor. Eski arkadaşlarım: Senin müzik kulağın yoktur ki?! diyorlar. Gülümsüyorum, çünkü yürekten biliyorum bir gün doğru şekilde üfleyebileceğimi...


26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kırmızı Çizgiler ve Sezen

Bu aralar Sezen'in sesini duymak istemiyorum... Bunca senenin mükemmel söz yazarı, bestecisi, yorumcusu, bu şirin insan ne yazık ki mükemmel ileri görüşe ve cumhuriyet değerlerine sahip değilmiş. Hülya Avşar'ın dediği gibi: Ne biliyor da sanki Başbakanı arayarak destek veriyor?!" Çıkardım müzik setinden son iki CD'sini ve koydum kutusuna. İçimden dinlemek gelmiyor şu aralar. O benim kırmızı çizgilerimi ihlal etti. Ne kadar seversem seveyim bir yere kadarmış. Ki O'nu ne kadar sevdiğimi, nasıl hayatımın parçası olduğunu bilen bilir. Cidden kırgınım. Hayalkırıklığı, o bilmese de eminim birçok seveni bunu hissetmiştir benim gibi.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Ankara, Atatürk ve Ben :)

:) Bana ısrarla hala "Atatürk'ün İmzası" dövmesini yapmayan Ramon'a dır bu sözüm; şu aralar en çok yapılan dövme desenlerinden birisiymiş bu şık imza! Ama n'aptım ben gidip Anıtkabir'den kendime bir imza kolyesi aldım. Şimdi ruhum rahat ve Mavi Gözlü Dev'ime daha yakınım. Yetmedi 18. kol saatimi de aldım içinde yine O'nun imzası var, o da süper şık bir şey. Sahtelerini pazarda görmüştüm ama sağlamı ve orijinali Anıtkabir'de satılan.

Ankara'da geçen 2 günümde Sanço Panço adliyelerde iş peşinde koştururken ben ve ablası da Ankara'da geziniyorduk. Arabayı bıraka bıraka en emniyetli yer olarak zırlı duvarlarla ve dökme demir çit döşenmiş kaldırımlarla en iyi korunan konsolosluğun devamındaki sokağa parkederek 5 saat kadar yürüdük oralarda. Öyle bir ülkesi olmalı ki insanın, başka bir ülkedeki büyükelçilik binasında sıradan bahçe duvarları olmalı, hani şöyle 70 cm.i aşmayan duvarlar olmalı, gençler üzerinde çekirdek çıtlatarak sohbet edebilmeli. Bilmeli ki herkes 'Bu ülkenin kimseye zararı dokunmamıştır ve barışsever ülkedir, bu nedenle bahçe duvarları da sıradan bir sınır için kullanılmaktadır' :))

AOÇ'ye de gittik. Hayvanat bahçelerini sevmem, çocukken yeterince gezdim zaten. O nedenle direkt olarak Ata'nın çiftlik evine gittik, sade bir ev. Yine de bugünkü birçok evden daha zevkli döşenmiş, konsol, ayna, lambalar... Mutfakta bakır tepsiler, ibrikler... Ata'nın sigara tabakası... Antika olarak sevdiğim şeyler yani. Tüm Ankara'da şarıl şarıl sular akarken minik havuzlarda, neden Ata'nın çiftlik evinin önündeki çok güzel heykelin havuzunda tek damla su yoktu, bunu soracak birisini bulamadım etrafta?

AOÇ'nin meşhur dondurmasını yine "beyaz" olandan yedim. Mado'ya, Hacıbey'e alışmış damağım için biraz tuhaf geldi AOÇ'nin beyazı. Tanımlayamadığım bir tat farkı vardı ama çok hafif bir tat farkı. "Süttendir" dediler. Güzeldi. Şarabını almayı da ihmal etmedim tabii buranın.

Buraya gideceklere tavsiyem, hayvanat bahçesinin karşısındaki Fabrika'dan şarap, meyva suyu almaya çalışmakla vakit kaybetmemeleri. Oradan sizi satış reyonuna yönlendiriyorlar ki o da neredeyse 1 km ötede gibi geldi bana yürürken sıcakta. Gazi istasyonunun alt geçidinden geçerek sola dönerseniz yine 50 m ötede sağda Süt Fabrikası'nın yanında bulunan reyondan en ucuz şekilde tüm ürünleri alabilirsiniz. Araçla ise soldaki hemzemin geçidi geçerek gidilir. Süt ürünleri çok çeşitliydi ama bunu başka şehire taşımak için buz kutusuna koymak gerekir.

Burasının geliştirilmesi ve ürünlerinin pazarlanması için profesyonel bir ekip gerektiğine inanıyorum. Bu ürünlerin ve bize miras bu çiftliğin hakkı verilmeli.

TBMM'yi de gezdik, içeri fotoğraf makınasını sokmadılar. Ama cep telefonlarının ne denli gelişmiş olduğunu önemsemiyorlar demek ki. Ayrıca zaten insan burada hatıra fotoğrafı dışında ne çekebilir ki? Meclisin ceylan derili büyük toplantı salonu çok sade bir yerdi. TV'de gördüğüm kadar görkemli değildi. Kendimi nedense oraya ait hissedemedim.

Kaldığımız öğretmenevi İLKSAN Genel Müdürlüğü'nde sabah kahvaltısında Samanyolu TV ve Kanal 7 izlemeye meraklı çayocağı sorumlusu yüzünden güne hayretle ve ibretle başladım. Yanımdaki abla zat bunu farkedip, bayat ekmek ve kokmuş domatesten oluşan kahvaltı tabağına uzanırken sessizce "Sakın bi'şey deme!" diye uyarıda bulununca bana bir gülme geldi:)

Velhasıl yazacak çok şey varken burada kesiyorum. Son sözüm: Anıtkabir'in çimenlerine bir klübe kondursam da orada yaşasam ne güzel olurdu, orada "bazı"larına şifa gibi gelen bir tılsım var yemin ederim! :)












12 Ağustos 2009 Çarşamba

Şibumi, Uzakdoğu Savaşçıları ve Ben

Roman kahramanımız Nicholai Hel. Yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı. Şanghay'da doğmuş, bir Japon generali tarafından büyütülmüş; bir Japon bilgesinden de 'Go' oyunu öğrenmiş. Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Plastik kartla ya da kurşun kalemle bir insanı rahatlıkla öldürebilecek ustalıkları da edinmiş. Üstün düzeydeki 'yakın algılama' yeteneği yüzünden fotoğrafı bile çekilemeyen bu profesyonel terörist avcısı, terörcü, korkusuz mağaracı, yenilmez savaşçı, günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan çıkıyor; amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere... Böyle bir konusu var kitabın.

Ben 1993 baskısını okumuştum, Ramon ile aramda devamlı gidip gelen bir kitap. Sonradan Ramon'a beni bu kitapla tanıştırdığı için teşekkür babından tüm Trevanian'ları tek tek almıştım. (Katya'nın Yazı, Hesaplaşma, İnfazcı, İnci Sokağı, Yirminci Mil, Masaba, Ölüm Dansı...) Zamanında bunu Güzide'ye de önermişim, gittiği tatilde iki günde yalamış yutmuş bitirmiş:) Herkes denize girerken o elinde Şibumi ile güneş yüzü görememiş. Peh, iyi kitap işte budur. Şu "Kitap en iyi arkadaştır" sözü de işte böyle kitaplarda "Kitap bir tutkudur, eline yapışır"a dönüşebilir. Şimdi tekrar okumayı düşünüyorum ben de. Kitaplarla ilişkim zaten Oscar Wilde'ın dedği gibi: "İnsan bir kitabı birkaç kez okumayacaksa o kitabı hiç okumasa da olur" şeklinde. Dön dolaş Montaigne'nin denemelerini elimden düşürmediğime göre. Neyse ki Küçük Prens'i satır satır ezbere biliyorum da elimde taşımam gerekmiyor. 'Aslında ne kıt ve kör bir yaklaşım' diye düşünmeyin, yeniliklere ve yeni kitaplara da açığım, ama işte bazı güzellikler de rafta değerini hiç yitirmeden parlıyor. Bu arada diğer kitaplarıni da aynı hevesle okusam da, belirgin bir Trevanian tadı hepsinde olsa da Şibumi başka bir şey, bence bir başyapıt. Diğerlerini oku geç ama Şibumi böyle değil, rafında mutlaka olsun isteyeceğin bir değer.

Kimisi için zekice kurgulanmış roman zevki ile tanımlanırken bu kitap, ben de başka gizli düğmelere dokundu. Savunma sanatlarına ilgimden dolayı bir kurşun kalemle bir adamı öldürebilmek bilgisini önemsedim. Saldırmam asla kimseye, ama bir dergiyi iyice büküp rulo haline getirerek kendimi savunabilecek olmak bilgisi de beni mutlu etti. Tehdit altında filan da değilim ama hobi işte:)

Bir roman olmasa da Beş Çember Kitabı (Yazan: Miyamoto Musashi) da benim için bir "devamlı okunacak" hayati kitaptır. Bu bilgilerle insan kendini geliştirmeli, birgün birisi sırtını yerine getirmek isterse uzakdoğu öğretilerinin beyninin aldığı kadarıyla bile rahatça savaşabilirsin, istifini bozmadan tüm düşmanlarını bertaraf edebilirsin. Savaşçı, maceracı bir ruhun ve aklın varsa tabii:) Otobüste yer seçerken bile güzergah ile güneşin durumunu ayarlayarak oturuyorsan, gün doğumunuda düello randevusu olan bir şovalyenin kendini yerleştireceği avantajlı konumunu da biliyorsun demektir. Ve birkaç ajan kitabı da okuduysan etrafında dikkat çekecek herşeyi algılayabilirsin, bir de tabii aynalı güneş gözlüklerinle yanındaki arkadaşını biktırana kadar "Şu anda nereye bakıyorum ben, haydi bil?" oyununu oynamayı seviyorsan etrafı ajan gibi keserken aslında nereye baktığını da kimse bilemez:) Şehirde kendi kendime ajancılık oynuyorum bazen, kimse bilmiyor ama ben eğleniyorum. Birgün belki benim, sevdiklerimin ya da hiç tanımadığım masum insanların işine yarar bu bilgiler kimbilir.

Nereden nereye geldik, bu bloğun amacı da bu zaten; günbatımı içkisi gevezelikleri! Öyle akıyoruz işte:)

2 Ağustos 2009 Pazar

Gökçeada'da 4 gün 255 km

Kaldığımız yer sabah, günbatımı ve gece panoramik manzarası ile çok güzeldi.
Yakamoz Motel. Yukarı Kaleköy'de. http://www.gokceadayakamoz.com/ adresinden bakabilirsiniz. Güzel bir aile işletmesi Latif Bey ve iki oğlu Selçuk'la Deniz'in güleryüzlü ev sahibi yaklaşımı da kaydadeğerdi.

Bu adaya gelirken hemen hemen herkes melankolik ve kasvetli bir ada olduğunu söylediginde ada daha da ilgimi çekti. Koskoca ada ne kadar melankolik olsa da sonucta guzel bir Ege adası olmalıydı. İklim ve bitki örtüsü tanıdık olmalıydı. Yanılmamışım. Çok güzel bir doğası ve eski köyleri olan adaydı. Arada karşıma çıkan DSİ'nin baraj göletini bile sevdim.

Beni bu adada bazı şeyler çok şaşırttı, birisi bu kadar büyük ve güzel köylerden oluşmuş bir adanın neden hala turizm ve şarapçılık için özel olarak desteklenmediği ve bu kadar bakımsız bırakıldığı, birilerinin bundan utanması gerek. Kuzu Limanı'nda gemiden adaya ayak bastığımızda paslı ve bakımsız bir iskele meydanı ile karşılaştığımda 'Bu adada yaşasam elime alır bir kutu boya ve giriş parmaklıklarını boyardım' diye düşündüm. Adada ilk düşündüğüm bu oldu, adadan ayrılırken son düşündüğüm ise 'Bu güzel ada özellikle mi
ihmal ediliyor, bakımsız bırakılıyor, adalılar mı tembel ve cahil?' oldu. Bu adada cidden tuhaf bir bakımsızlık var. Bozcaada iskele meydanı ne denli güzel ise burası o denli çirkin. İşte yukarıdaki fotoğraf çorak ve bakımsız Kuzu Limanı İskelesi'nin gemiden görüntüsüdür.

İnternette bulduğum haritayı referans alarak gezdik ve çok işe yaradı. Adada kaldığımız
yerden yani Yukarı Kaleköy'den, diğer
uca gitmek için her defasında 30 km yol aldık. Adalarda rüzgarın yönüne göre de
nizin sakin olduğu koyları tespit edebilme alışkanlığım olduğundan diğer uçtaki Gizli Liman'a iki gün gittik, denizi, kumu ve genişliği ile çok güzeldi. Şemsiyemiz ve şezlongumuzu
5 tl'ye kiraladık. Bu sahilde çok fazla günübirlikçi vardı. Sahilin arkasında yolun karşısında bir minik büfe var ama temiz görünmedi gözüme. Yine yolun karşı tarafında bir duş var halka açık
o güzeldi. Yandaki resim bu sahilden.

Yine rüzgarı hesap ettiğimiz bir başka gün Aydıncık sahilinde Sörf Okulu'nun önünden girdik. Benim için burası soyunma kabini, arkada restoranı, şezlongu, şemsiyesi, etrafımda sörfçülerin çağdaş görüntüsü ve hizmetiyle gayet düzgün bir yerdi. Belliydi ki adada evi olanlar aslında burada takılıyorlar. Şezlonglar arasında konuşmalar ve gidip gelmelerinden anladım. Burada günbatımı biramı da içtim. Beş çayımı da içtim. Bu adada böyle güzel bir işletme olması beni mutlu etti. Denizi yine kumlu ve güzeldi. Şemsiye ve şezlonga 6 tl verdik.

Buranın arka taraflarında Tuz Gölü var, önceki
gün oradan da eksik kalmayalım ve belki dizimdeki menisküs zedelenmesine de iyi gelir diyerek o bataklık kokulu göl tabanından bacaklarıma simsiyah çamuru sürdüm. Sonra eğlenmek için arap bacı olayım diye yüzüme de
sürünce o pis kokunun üzerimden 2 gün çıkmadığını sandım. Bence bunu asla denemeyin
işe mişe de yaramaz bu turistik yaklaşımla.
Haa düzenli sürersin, üzerinde kurutursun, birkaç gün o tuzlu kara çamurla periyodik yaşarsın belki işe yarar ama bu haliyle denemek gerekmiyor, çok kötü kokuyor. Vazoda unutulmuş çiçek suyu gibi!

Tepeköy'deki adanın tek rum meyhanesine gitmek istedik (Yorgo'nun yerine) ve gündüz köyü gezerken oralarda biraz takıldık. Sonra da çok iyi ve güvenli araba kullanmamıza rağmen "Sanço Panço" ve ben alkollü olarak gece bu köyün çok virajlı ve tek araba geçebilecek genişlikteki (ve de yerden metrelerce yuksekte, bariyersiz) yollarından dönmek istemediğimize karar verdik. Gündüz bile tehlikeli bir yoldu. Böylece bu rum meyhanesi sevdamızdan vazgeçtik. Şarapları tattım ama ağız tadıma uygun bulmadım, şarap yaşayan birşey ve hassas bir konu, herkesi memnun etmek imkansız. Ben hala Bozcaada Corvus Karga veya ortalama Talay Şaraplarının tadını seviyorum.

Zeytinliköy'e geçtik. Madam'ın Yeri'nde dibek kahvemizi içtik, Madam'ın oğlunun söylediğine göre dibek kahvesi sakızlı olmazmış, sakız erirmiş. Bu durumda karşı köşesindeki başka bir madam nasıl olup da "sakızlı dibek kahvesi" satabiliyor anlamış değilim. Fotoğraf çekme meraklısı ama bir o kadar da makinayı kullanamayan, önerilerimi dinlemeyen ve üstelik de her yerde hemen çişi gelip kıvranmaya başlayan Sanço'ya o kadar sinirlendim ki kendimi bu köyden dışarı attım. Zaten Orhan Karatay'ın yerinde dondurma için külah olmaması da beni sinir etti, mecbur muyum orada oturarak dondurma yemeye karasineklerle boğuşarak.

En beğendiğim ve oturabileceğim köy olarak Zeytinliköy'ü seçtim şimdilik. Bir tek Bademli Köy'ü görmedim ama seneye bi daha gözatacağım adaya zaten:) Evet Zeytinliköy veya Kaleköy'de yaşayabilirim. Kaleköy'deki motelimizin manzarasındaki minik koyu ve dalgakıran civarındaki 3-5 restoranı da begendim. Ada içinde 255 km yol katetmişiz, bu ada arabasız veya motorsikletsiz gezilmez.




15 Temmuz 2009 Çarşamba

UFO gördüm ama heyecanım yok!

Kumburgaz'daki UFO'ların görüntüsünü sirius.org sitesinde izledigimizde arkadaşlarla bir haftasonu gidelim de UFO göremesek bile Kumburgaz turizmine katkıda bulunalım dedik.

Nerede kalacağımızı bilmeden yola çıktık ve nasılsa gece uyumayız herhangi bir yer olur filan derken bize gösterilen ahır gibi bir kampingden sonra, birbirimize ve karşımızda heybetiyle duran Marin Princess Kumburgaz otele bakıp özümüze ve lüksümüze dönmeye karar verdik.

Tek gece orada kaldık. Şansımıza manzaramız beklediğimizden de iyi amacımıza uygun bir manzaraydı. Yandaki resmi 1523 nolu suit odadan cektim. Tam 180 derece deniz manzarasının sol tarafı yandaki resimdeki bölümde, ufuk çizgisinin 2 parmak üzerinde 11 Temmuz Cumartesi akşamüzeri dördümüz birden onları gördük. Fotografını çekemedim, şaşkınlıktan ve çok uzak olmasından hatta gözlerime inanamamaktan dolayı. Çok uzak bir perspektifte olmasına rağmen, olmayacak hızda hareket eden birkaç metalik tabak gördük diyelim:)

Neden heyecanım yok?.. Çünkü gördüğümün dünya tanımı ile Bilinmeyen Uçan Nesneler: Unidentified Flying Objects olduğundan hiç şüphem yok. Ama heyecanım da yok, kaldığımız otelin yanındaki sitenin bekçisi Yalçın zaten en güzelini çekmiş bu resimlerin, TÜBİTAK da onaylamış. Günümüzün TÜBİTAK'ı, yıllar öncesi gibi çağdaş kafalı bilimadamlarından oluşan bilim kurumu değil benim gözümde ama olsun, onaylamış işte.

Neyse sonuçta gördüm de heyecanlanmadım çünkü: Ben bunun gerçek bir uzay gemisi vakası değil, dünyanın en ücra köşesine dek herşeye burnunu sokan amerikan derin devletinin kimbilir hangi gizli projesinin, kimbilir hangi amaçla, kimbilir kaçıncı kez benim Marmara Denizi'me veya Misak-ı Milli sınırlarımın içinde biryerlere gönderdiği saçma sapan casus uçaklar olduğunu düşünüyorum. Şibumi okumaktan mı böyle oldum, her taşın altında sahiden ajanlar veya derin ilişkiler mi var yoksa:)

3 Temmuz 2009 Cuma

Fanustaki için durum fena!

Bir bu eksikti. Fanusun içine giremediğimiz, içindekinin de dışarı çıkamadığı yetmiyormuş gibi fanusu kırmak ve içindekini dışarı çıkarmak için profesyonel yardıma başvuruldu. Bu ilkbakışta iyi birşey gibi görünüyor ve doğru birşey aslında. Ama bunu yaparken fanusun içine kapanmış canlının ürkmemesi, daha önemlisi bu kırılmaz cam kırılırken zarar görmemesi gerekiyor! Kim alacak bunun travmatik sorumluluğunu?! Bu fanus operasyonunu, fanusun içindekinden gizlice yapmak da ne oluyor, zaten herkese güvenini yitirmiş ve ürkmüş birisini daha da yıpratarak korkutmanın ne anlamı var? İkna yolu tükendi biliyorum, çaresiz donakaldık biliyorum. Ama fanustaki zarar görmemeli bunu da biliyorum.

Mahalle veya vicdan baskısı ile bu fanusu olduğu yerden başka yere taşıyarak, kırdırarak içindekine ulaşmayı hedefleyen kişinin kendisinin sakin ve öfkesiz olması gerekmez mi öncelikle?

Kendisinin ruh sağlığını toparlamış ve sukunet içinde olabilmesi gerekmez mi? Fanustaki durumun rahatsızlık olduğunu kabul ederek, genetik olarak kendisinde de bulunabileceğini hatırlayarak sevecen olması gerekmez mi?

Ve ben dostu olarak, içimdeki adalet duygusu ile hareket ederken ne isaya ne musaya yaranamama durumu içinde sadece kendi iç sesimin ışığında doğru hareketten şaşmamaya çalışıyorum. Benim için esas olan; fanus içinde tıkılmış yaşayan ve halini iyi hal sanan dostumun bu operasyonlarda kılına zarar gelmemesidir. Bu da böyle biline. Tarihe böyle yazıla. Bedeli ne olursa olsun ona bir zarar gelmemeli. Bu detaydan hareketle cambaz gibi ince dengedeyim.




30 Haziran 2009 Salı

Koyun Adası'na Kaçış

Ve sonra doğumgünüme özel emek vererek, yardım istediği her anda, onlarca işlerinin arasında Hande'ye yardımcı olan, dijital ve ruhsal olarak Hande'ye tam destek veren, sorunsuz bir doğumgünü yaşamam için içtenlikle uğraşan Photographia ekibini özel adama davet ettim. Junior olan gelemedi, yetişkinler geldi.

Ben de güya özel hayatı kendine kalsın diye Facebook'u protesto eden kişiyim ama artık yavaş yavaş beni de soyuyor bu internet belası. Koyun Adası diyerek zaten 17 evden birinde yaşadığımı açıklamış olmuyor muyum:)

Ay aman ne önemi var Sezen Aksu'nun dedği gibi "Birgün böcekler yiyecek hepimizi!" Hiçbirşey önemli değil o kadar da.

Bu yukardaki bot var ya, şu an fanusta yaşadığı için adama dahi gelemeyen dosttan ötemin hediyesiydi sene: 2002 veya 2003 olmalı. Aradan geçen bunca yıla rağmen hala sağlam ve kullanılıyor. Yine aynısı veya daha gelişmişini almak istiyorum. Eğlence botunun en kalitelisini. Ama bunda benim iyi bakmamın ve yılda çok az kullanmamın da payı var, hey yarabbim, bir minik bot bu kadar bakım gerektiriyorken daha buyuk bir tekne tabii insanın canına okur.

Her sene işim bitince sarnıçtaki tatlı su ile yıkayıp kurutuyorum, bu işlemi şişikken yapıyorum. Sonra yine şişikken pudra ile tamamını pudralıyorum, böylece katladığımda yapışmıyor plastik yüzeyler birbirine. Bunu su yatağıma da yapıyorum.

3 gün için gittiğim bu defa da misafirlerim için şişirdim ve kullandık. Challenger 300 iyi bir bot. Tavsiye ederim.


17 Haziran: Tatlı bir yaz akşamıydı...

Sabahtan akşama dek kutladım yeni yaşımı, demin kurduğum uzun cümleleri sildim. Satırbaşları ile daha iyi anlatırım.

Gündüz sahil, akşam ada... Masada minik minik parlayan 40'lar, tepemde bir uçan balon 40'lı... Masada çicekler... Özel ve ince düşünülmüş hediyeler... Pastamın üzerinde Küçük Prens'in klasik kapaktaki resmi!.. Garsonlar ve tüm arkadaşlarmın yakasında Küçük Prens ve ıhlamur bitkisi resimli rozetler... Her yerde ıhlamur kokusu ile harika bir haziran akşamı... Şair ne kadar da haklı: Haziranda ölmek zor!

Ihlamurlar ne şahane kokuyor, gözlerim görmese, takvimleri hiç bilmesem yine de bilirim ki haziran ortası gelmiş. Güzeldi herşey. Artık yeni yaşımdayım.

Saptama 1: İnsanın hayatında bu 15 kişiyi toparlayabilecek kadar özel ve içten uğraş veren, görev edinmiş birisi olmalı.

Saptama 2: Asla bu tip yemekli organizasyonlara 15 kişiden fazlası gelmemeli, eger tüm sevdiklerim gelseydi olurduk 50 kişi, ilgilenemezdim kimseyle. Benim misafirim baştacımdır oysa.

Saptama 3: En eski dostlarım gelemediler, ama biliyorum ki benimleydiler. Bu ne guzel bir güven.

Saptama 4: Bir uçan balon elimizden uçar giderse, Dorian Gray'in Portresi gibi benim de 40'ımdan sonra hep genç kalacağıma işaret eder dedik, çünkü balonum vapura binerken uçmuş gitmiş kayboldu!


17 Haziran 2009 Çarşamba

17 Haziran 2009 sabahın ilk saatleri...

Sabah 06.30'da bisikletime atlamış sahile varmıstım bile. Yine şaşırtıcı şekilde bir kalabalık insan ordusu saat sanki sabahın 10'uymuscasına rahatca ve esnemeden yürüyüşünü, koşusunu yapıyordu. 'Erken kalkmak hic de ozellikli bir durum değilmiş iste' dedim kendi kendime, bir alay insan burada bu saatte. Beni özel gösteren, etrafımda kendim gibi erkencinin olmamasıymış meğer, Yeni Yas Ders: 1, durumun etrafındakilere göre değişkenlik gösterebiliyor!

Bisiklete binerken dostum Yasemin'e rastladım, 25 senelik liseden arkadaşım, beraber bindik. Yeni doğmuş güneşe doğru... Eski arkadaşların yeri bambaşkadır.

Dosttan Ote'm, hani fanusta ikamet eden, 8 senedir her yaşgünümde dibimdedir, beni oldukça şımartır. Bu sene yanımda olmamak için yan çiziyor. Normal bir durum değil bu. O yan çiziyor ama ben de bir çizerim, benim de çizgilerim var. Ben de birşeyler çiziyorum:) Yeni Yaş Ders: 2, yaşın adı 40 ya, olgun olmayı, sabırlı olmayı, sakin olmayı öğrenmelisin bugünden itibaren acilen!

Gün içinde kendime yeni prensipler de belirlerim. Bazı şeylere start vermek, bazılarını sonlandırmak için iyi bir tarihteyim. Bi düşüneyim bakalım?!!!!........

12 Haziran 2009 Cuma

Bisikletini, arabanı, motorsikletini mümkünse kendin yıka.

Herkes mümkün olduğu kadar kendi aracını yıkamalıdır diyorum çünkü bunun birçok nedeni var. Öncelikle kendi dişini nasıl başkasına fırçalatmıyorsan, nasıl saçını kendin tarıyorsan buna benzer bir nedenle kendi aracını da kendin temizlemelisin. Eşyalara saygı ve sevgi duymak lazım. Bizi işitiyor olabilirler:)

İkinci ve daha normal nedenim de var; kendi aracını yıkarken bir genel kontrol etme imkanın olur. Arızaları ve hatta potansiyel arızaları önceden bilebilirsin. Mümkünse önlemini alırsın. Çürüğünü, kırığını tamir ettirir, pasını siler, cilasını yaparsın.

Birisine aracını ödünç verdiğinde bilirsin ki burasında bu çizik yoktu, şurasında bu ezik yoktu. Böyle bir hafıza ve takip bilgisine sahip olursun.

Ama en eğlencelisi; resimdeki gibi yeğenini de kendi fikirlerin doğrultusunda eğitmişsen oturtursun bahçede, eline Sonax pas çıkarıcı macunu ve eski diş fırçasını verirsin, kendi bisikletini kendisinin temizlemesini sağlar ve zevkle izlersin:)) Pas temizliğinden önceki tekerlek göbeği ile sonrasındaki tekerlek göbeğinin resimlerini böyle karşılaştırarak mutlu olursun:) Di mi Küçük Hande?! Aferin sana.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Heybeliada Kaçamağı

Neden kaçıyorum derseniz; bizim sahilin kaliteli, uzak sahilin varoş kalabalığından derim. Hiç değilse pazar günü o saatlerde nerede olmamam gerektiğini biliyorum:)

Geçen hafta Küçük Hande ile bu hafta Büyük ve Küçük Hande ikisi birarada ile aynı yolculuğa aynı vapurlarla çıktım. 14.40 Bostancı gidiş, 18.40 Heybeli dönüş olarak. Kendi bisikletlerimizle tabii. Benden başka bisikletine mücevher muamelesi yapan da yok içimizde bu arada:)

Yine Deli Dumrul Hikayesi olmasın diye, piknik alanının içinden transit geçmek için bile para isteyen Değirmenburnu görevlisine metelik kaptırmamak için üst yoldan indik aşağıya. Halki Palas'ı biraz geçince sağdan aşağıya süzüldük. Sonra Kablo ve Akvaryum Plaj inişlerini de es geçtik. Kendimizin ilan ettiğimiz minik ama manzaralı alanımızda konakladık. Hemen Alman Koyu'nun sağ tepesinde. Fakat bu adalarda belediyenin buralara hizmet götürmemesi canımı sıkıyor. Her yer çöp içinde. 

Bir daha gidişimde eldivenimi elime geçerip o alanı temizleyeceğim. Sonra da orada keyifli bir mangal yapacağız. Bu işlerde mümkün olduğunca minimalize, hafif ve pratik olmak gerek. Rakıyı termosta götürmeyi planlıyorum Büyük Hande için. Buzu da içinde hazır olacak ve içilebilir halde dolduracağım termosa. Sonra da o termos bin kere yıkansa anason kokusundan arınamayacağı için bu işe adanmış bir termos olacak:) Bir daha ki bu konu ile ilgili yazımda bu sırt çantama, kavun, rakı, kömür vs yi ne şekilde sığduracağımı okursunuz. 

Neyse işte, bu güzergahı seviyorum. Bunca sene dağ bisikleti kullandım bu yollara girmeyip fayton yolundan ada turu yaptım da şimdi şehir bisikleti ile buralara giriyorum ya, ne diyeyim kendime bilmiyorum!
 

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir şarap mantarı masalı.

Bir genç erkek, bir sportmen kadın ve bir İşviçre Çakısı'nın tirbüşonu bir araya geldikleri halde şarap şişesini açamamışlar. Anlatılanlara göre adam tüm gücüyle tirbüşonu çekerken kadın da şişeyi alttan çekmiş, olmamış. Kadın şişeyle beraber sürüklenmiş ama şişe açılmamış. Sonra adam şişeyi bacakları arasına sıkıştırarak tüm gücüyle çekmeyi denemiş, yine olmamış. Mantar yerinden hiç kıpırdamamış.

O sırada bir başka kadın, balkonda cep telefonuyla konuşmakta ve telefonun diğer ucunda arakadaşı ile tartışmaktaymış. Sonunda tartışma büyümüş ve öfkeyle kapatmışlar! Kadın sinirini içinde tutarak içeri girmiş. 

Şarabı sormuş ve içerdekilerin şişeyi açamadıklarını görmüş şaşırmış. Genç erkek ve sportmen kadın pes etmiş ve şişeyi bakkala açtırmak üzere çaresizlikle bir kenara koymuşlar. Balkondan içeri gelen kadın bir de kendisi denemek istemiş. Bir asılışta kolaylıkla çekmiş çıkartmış mantarı! Ve bu iş için o anda sahip olduğu gücünün tamamını harcamadığının da hayal meyal farkındaymış. Kendisi de şaşırmış ama arkadaşları daha da çok şaşırmış bu işe. 

Onlar hala bu işe hayret ededursun, şişeyi açan kadın bunun gibi on şişeyi açacak kadar, on kaplan gücünde sinirliymiş meğer telefonda tartıştığı arkadaşına. Öfkenin işe yaradığına işaret eden tek masal da budur herhalde, kıymetini bilin:)


11 Mayıs 2009 Pazartesi

Hande'nin Gömlekleri

“Gün geçtikçe burası daha da kalabalıklaşıyor, of!” dedi eskilerden uzun kollu, lacivertli kırmızılı kareli bir gömlek. Oduncu gömleği modasından kalmaydı. Bu dolabın en kıdemli gömleğiydi.  Bir yandan da yanına yeni gelene ters ters bakarak kenara doğru çekti kendini.

“Yenilere yer aça aça bunaldık kaldık burada!” Bunu biraz yüksek sesle söylemişti, yeni gelen pembe gömlek biraz daha pembeye dönüştü utanmıştı tüm gözlerin üzerine çevrilmesinden. Üzerindeki ilgiyi dağıtmak için biraz öksürdü yalandan; “Öhüü öhöö..!”

İnce bir sesle “Affedersiniz rahatınızı bozdum galiba?” dedi nazikçe diğer gömleklere, askısı dolaba takılırken.

Köşede asılı olan açık mavi renkli, kolları kalın manşetli bir gömlek askısında biraz toparlandı, silkelendi hafifçe kendi kendine.. Kendisi gibi kalın manşetli gömleklerin sahibinin gözündeki değerinin farkındaydı. Mağrur bir edayla yeni gelen pembe gömleğe “Siz O’na bakmayın, her gelene bunu yapıyor son zamanlarda, aramıza hoşgeldiniz” diyerek kendini tanıttı.

Pembe gömlek rahat bir nefes aldı, yerine yerleştikten sonra mavi gömleğe dönerek teşekkür etti.

“Aslında...” dedi oduncu gömleğin yanındaki kısa kollu, yazlık gömlek, “Hepimizi çok sever Hande, fakat gerçek şu ki artık buraya sığmakta gerçekten zorlanıyoruz, sizinle bir ilgisi yok lütfen yanlış anlamayın”

Pembe gömlek aslında yol yorgunluğunu hala üzerinden atamadığı için çok da sohbet edebilecek halde değildi. ‘Biraz dinlenebilsem şurada ne iyi olacak’ diye düşünüyordu, nazikçe arkadaşlarına gülümserken.

“Evet bu Hande’nin bir gömleği eskitmeden yenisini almasından da hoşlanmıyorum ki ben!” dedi huysuz oduncu gömlek. “Ne zaman yeni bir gömlek görse alıyor, sonra ütülemekle bile başedemiyor”

Hepsini aniden uyardı kolsuz beyaz gömlek: “Şişşt susun buraya geliyor!”

Hande gömlek dolabının kapısını açarken yanındaki arkadaşına koliyi getirmesini rica etti, bazı gömlekleri askısıyla beraber alarak yatağın üzerine bıraktı. Arkadaşı da askılarından çıkarmasına yardım ediyordu. Belli ki bazıları başka bir yere taşınacaktı. Huzursuz oldu tüm gömlekler askılarında, birbirleriyle de konuşamıyorlardı Hande oradayken duymasın diye.

Oduncu gömlek, uzun yakalı bir başka eski gömlek, bir düğmesi kopmuş, biraz buruşuk bir başkası... Buruşukluğunu kimseye hissettirmeden düzeltti kendine, çeki düzen verdi dolaptan çıkar çıkmaz kendine. Belli ki en eskiler gidiyordu birer birer.

Hande gömlekleri sormadan onlara yanıt verir gibi: “Benim en eski gömleklerim başkaları için en yeni olmaya gidiyorlar şimdi” dedi arkadaşına.

....

Çok uzaklarda bir yerde, bir gençkız bedenine uyduğu için kendisine verilen kareli oduncu gömleği giyerken sevinç içindeydi. Örgülü saçlarını gömleğin iki yanından sarkıtarak kendisine bir köşesi kırık aynada şöyle bir baktı. Güzel olmuştu.

Kolları yamalı eski bluzunu çöpe attı hemen.  Artık o eskiydi. Yeni oduncu gömleği ile sevinçle kapıdan çıkarak evinin önündeki patikadan aşağı, köy meydanına doğru sekerek yürümeye başladı.

‘Herkes bana mı bakıyor sahiden, ne güzel eski günlerdeki gibi’ diye kendi kendine düşündü Hande’nin eski oduncu gömleği. Kendisini yepyeni hissediyordu. 

Hande’nin en eski gömleği bir başkası için en yeni olmuştu işte. Hayat! Yenilere yer açalım, eskileri yeni gibi hissedecek olanlara verelim. Her konuda:)

29 Nisan 2009 Çarşamba

Şeffaf Decifix & Yağmur & Bisikletim

Heh hee.. İnternette görmüştüm, uyguladım. Bisikletimin ön çatalına, tekerlek göbeklerine, zincire paralel kadro borusuna, ana kadroya, marka yazısı üzerine şeffaf decifix kapladım. Böylece boyasının saçma sapan nedenlerle çizilmesini önlemiş oldum. İçim rahat etti:) 

Hiç hava kabarcığı kalmaması için dikkat etsem de kalan yerlerdeki baloncuğu toplu igne ile delerek o bölümlerin havasını da aldım. İşaretlediğim yerlere dikkatle bakarsanız, orijinal görüntünün hiç bozulmadığını da ffarkedeceksiniz.

Kimi zaman onu ters çevirerek, kimi zaman ben yerlere yatarak bu işlemi bitirdim. Bisikletimle bu fazlaca yakın temas durumunda, birçok güzel detayını da farketmiş oldum. Tekrar aşık oldum bisikletime bu detaylarla. Aşkın detaylarda gizli olduğunu söyleyebilir miyiz bu durumda? Söyleyebiliriz tabii:)

Az önce yağmurda bindim 45 dakika kadar. Çok sert rüzgara maruz kaldık, çok pis ıslandık. Ama ikimizin arasına kimse giremedi, cebimi kapatmıştım çünkü. Hani olur da yıldırım düşerse başıma düşmesin diye kapatmıştım cebimi. Oysa bisiklet bu durumda başlı başına bir metal kadro olarak yıldırımın tillahını çeker. Olsun be, atın ölümü arpadan olsun!:)

25 Nisan 2009 Cumartesi

Fanus İçin Sihirli Değnek Bulundu!

"Artik siir yaziyorum. Bloguna koyabilirsin bunu." yazmış fanustaki zeki dosttan ötem. O'nu kurtarmak için arandığım sihirli değneği kendisi bulmuş, sevindim:) 
 
Cam Fanus
 
Cam fanusta bir bitki
Yesermeyi bekliyor
Isik var cevresinde
Sulayan yok.
Fidanin basi dik,
Isik ve umutla besleniyor.
 
Susuz ne kadar dayanabilir?
Mevsimler geciyor,
Su yollarini tutmuslar...
Bitki gunese uzanmis
Gunes suyu buharlastirir,
Yagmur yagar sonunda
Bitki buyur, fanus kirilir.
 
H.G.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Fanus nedir?

Eskiden benim için içinde turuncu japon balıklarımın yaşadığı cam küreydi fanus. Bir yandan da Küçük Prens'in çok sevdiği gülünün üzerine kapattığı ve O'nu soğuktan, nemden, hayvanlardan, rüzgarlardan koruyan camdı. 

Son zamanlarda ise benim için fanus; en sevgili arkadaşımın içinde kaldığı, dışına çıkamadığı ve içine de kimsenin giremediği alanın adı. Şimdi fanus benim için; kanadı kırık bir meleğin onarılamaz acısı. En sevgili dostuna yardım edememek. Şimdi fanusun benim için anlamı bu. İyi birşey değil yani. Bu fanus kırılmaz camdan mı yapılmış nedir, yok edilemiyor. 

Ben arkadaşımı kurtarmak istiyorum, sihirli bir değneğe ihtiyacım var, nereden bulabilirim? 

Haftasonlari erken kalkmak hakkında bir yazı

Ben haftasonları en geç 07.30 saatinde kalkan ve bundan çok zevk alan birisiyim. Mecbur değilken  özellikle pazar sabahı bu kadar erken kalkarak evde dolanmamı veya kendimi bisikletle dışarı atmamı kimse anlayamıyor. Yıllarca da anlayamadılar. 

Evet, ben pazar sabahları da erken uyanırım. Çünkü ben günü yakalamak ve doyasıya yaşamak gerektiğine inanırım. Kimileri için günü yaşamak tüm gün uyumak anlamına gelse de benim için böyle olmadı hiçbir zaman. Tek derdim benimle sabahın köründe arkadaşlık edebilecek arkadaş sayısının parmakla sayılacak kadar az olmasıdır. Sabahın köründe ancak bir arkadaşımla mesajlaşabilirim. Sabahın köründe ancak birkaç arkadaşımla spor yapabilirim. Neyse ki bisiklet denilen şey benim için canlı bir nesne sayıldığından yanımda kimse olmadığında da ben onunla mutlu olabilirim:)

Bu erken kalkmalar sayesinde TVde yayınlanan birçok eski türk filmini veya çocuklar için yayınlanan güzel çizgi filmleri de keşfetmiş oldum. Biberler közleyerek güzel kahvaltılar yaptım. Çingenelerin çöp toplamasını izledim. Kapıcıların sabah servisi için bakkallara gözlerini oğuşturarak gitmesini, köpek gezdirenlerin uyanmış köpeklerin yanında uyurgezer gibi yürümesini izledim. Apartmanlar arasındaki kuş seslerini duydum. Hayatımı uzattım.

Erken kalkmayı seven ama yapamayanlarla da bir keşfimi paylaşıyorum buradan: gözünüzü açtığınızda saate bakmayın! İçiniz uyanmışsa neden saate bakarak kendinizi kısıtlıyorsunuz ki? "Aaa daha saat 07.00 yahu uyuyayım ben biraz daha!" demeyin. Bu olumsuz bir şartlanma. Kendinizi bu şekilde şartlandırmazsanız, biyolojik saatinize güvenerek, vücudunuzun iç sesini dinlerseniz rahatlıkla erkenden kalkabilirsiniz. Haftanın 7 günü erken kalkmanın ne zararı var? Hafta içi başkaları için kalkıyorsunuz da haftasonu neden kendiniz için, zevkleriniz için, belki de hiçbirşey yapmadan sadece sessizliği dinlemek için kalkmıyorsunuz? 

Ayrıca en güzeli: Şehrin tüm sokakları ve güzellikleri pazar sabahı erken kalkanın oluyor, tek başına sizin oluyor:))

Tabii yatış saatiniz de gece yarısını çok geçmemeli, bunu yazmama da gerek yok zaten.



13 Nisan 2009 Pazartesi

LG Shine

LG Shine kullanıyorum hala, o da önceki sene doğumgünü hediyemdi:) Sahi geçen sene ne almıştın sen Tavşan? 

Bu cep telefonunun ekranının kullanımdan birkaç saniye sonra aynaya dönüşmesi benim gibi ayna meraklısı olmayan insanı bile cezbetti. Çünkü farklı ve ödüllü bir tasarımdı.

Ama zamanla en çok çektiği fotoğraflarda bu makinanın güzelliğini gördüm. Yandaki fotoğraf macro ayarında çekildi. Dev gibi göründüğüne bakıp korkmayın bildiğimiz minik uğur böceği:)


8 Nisan 2009 Çarşamba

Bisiklet Zamanı

Yeni bir bisikletim oldu. Bunca zaman çift amortisörlü dağ bisikletimle meğer ne kadar yorulmuşum. Şimdi Giant Aluxx Crs kullanıyorum. Son derece ergonomik bir yapısı ve akıcı bir sürüşü var. Hafif hem de. Benim gibi 40 yaşına girmek üzere olan birisi için ideal. Zaten aslında bana bir 40 yaş hediyesi bu, doğumgünüme 2,5 ay kala:) 

Sir Arthur Conan Doyle ne demiş: "Heyecanların azaldığı, günün karanlık gibi göründüğü, çalışmanın monoton hale geldiği, umut etmenin çaresiz kaldığı anlarda bisikletinle gezintiye çık, yaptığın sürüş dışında hiçbirşey düşünmeksizin..."

Henry Miller ne demiş peki: "Makul bir odam ve yeterince büyük bir yatağım olsaydı bisikletimi de yatağıma götürürdüm."

Mark Twain dalgasını geçmiş biraz: "Bir bisiklet alın, hayatta kalabilirseniz pişman olmazsınız."

Mevsimi geldi; iki tekerlekli özgürlüğün motorsuz olanının zamanı geldi. Karıncaları, uğur böceklerini görerek, doğayı farkederek sürerim bisikletimi. Bazen hiç değilse birkaç saniye gözüm küpülı sürerim yolum güvenliyse. Düşünürüm gözlerim görmese bisiklet kullanabilir miydim diye. Saçma tabii. Neyse, o çıt çıt çıt zincir sesine kulak kesilerek sürerim, ah ben nasıl da aşığım o zincir sesine! 

Üzgün olduğum zamanlarda bisikletim beni bir başka dinler, sadece dinler. Huzurlu bir şekilde akarız yolda. Konuşurum ben O'nunla, anlatırım herşeyimi. Dinler sabırla. Cidden dinler beni. Ben de O'nun iyiliğini düşünürüm. Güvenliğini sağlarım. Bakımını yaparım. Gece sürüşlerinde güvenliği için ışıklarını da takarım hem.

Şimdi bisiklet zamanıdır, kendimi Caddebostan sahiline atarım. Bu yeni bisikletimle çok daha ötelere atacağım kendimi aslında, kabıma sığmam taşarım durumu.

Yüce bilge Sezen Aksu'nun şarkı sözündeki gibi "Ne farkımız var kuştan böcekten, ben de onlar gibi coşmak istiyorum." :)) Bunu bisikletsiz yapabilir miyiz, kesmezzzzzzzzz:)

7 Nisan 2009 Salı

Bloğumun ismi hakkında

Internette "iz bırakmayı" seven birisi değilim. Dün Google'da kendi ismimle ilgili ne var ne yok gezintisine çıkmışken yeğenimin sayfasında adıma rastladım. Bir cevap yazdım O'na, sonra da dedim ki kendi kendime 'Eh sana da yakısır bir blog aslında'...

Sıkıcı ama kolay teknik süreçleri geçerken sıra isim bulmaya geldi... Durdum... İsim bulmayı çok seven birisi olduğum için durdum. Günün en güzel saatlerini düşündüm. İletişim içeren alışkanlıklarımızı düşündüm. Sabah kahvesini ve sonra beş çayını düşündüm. O isimleri istemekte geç kalmışım. Eh geriye kalan; çoğunlukla yaz aylarında ve açık havada yaşadığım gün batımı içkileriydi. Bu ismi denedim oldu, uygunmuş.

Ben Küçük Prens'i (Saint-Exupery) çok severim. Küçük Prens de günbatımlarını çok sever. Özellikle hüzünlüyken sever O. Ama ben her ruh halinde severim, 2001'de bana günbatımı bile hediye edilmişti Dosttan Öte'm tarafından. Ne hoş değil mi, en sevdiğim şey günbatımı benim oldu böylece bir yaz günü.

Beni anlayan anlar; yaz akşamüzeri elinde soğuk bir bira ile günbatımını izlerken, yanında sevdiğin birileri ile bu illüzyonu paylaşmaktan daha dinlendirici ne olabilir?!

Aslında birçok şey daha olabilir, ama ben ikizler burcuyum. Şu anda ne yazıyorsam benim için en doğrusu odur. Yarın, bugünümü yalancı gösteren birşeyler yazabilirim. Ama inanın hepsi, o an için en doğrusudur:) Bu bloğun isim hikayesi de tam olarak işte budur.