Olan oldu sonunda bu rüyayı da gördüm ya artık başka bir lafa gerek yok.
Bir ada motorundayız, çalgılı çengili bir seyahat belli ki. Ben beyaz bir pantalon ve üzerime de beyaz birşey giymişim ki kendimi bir deniz subayına benzettim. Çok havalıydım.
Birden O'nu gördüm dibimde bitti. Elinde bir mikrofonla en güzel eski şarkılarını seslendiriyordu. Saçları sarı ve kısaydı Minik Serçe'nin. Söylediği şarkıyı anımsamıyorum ama çok sevdiklerimdendi. Sonra Sezen birden önümde şow amaçlı diz çöktü ve kahverengi gözlerini gözlerime dikerek şarkısını söylemeye devam ederken ben istifimi bozmadım.
Teknede sol kolumu yasladığım ahşap kenardan kolumu bile çekmeden, vücudumu hiç doğrultmadan, önümde diz çöken Sezen'e acı acı bakarak gülümsedim ve aynen şu sözler döküldü ağzımdan; "Ah be Sezen, bu şarkını da seni de bir zamanlar ne kadar da çok severdim!.." İçimde bu acıyı hissederek söyledim. O da çok üzüldü çünkü o sırada teknedeki insanlar da homurdanmaya başladılar, "Evet, evet... Doğru söylüyor.." dediler. (Bilen bilir; Sezen, ben ve tüm çevrem için, içinde ne olduğunu bilmediği Kürt açılımında başbakanı desteklediğini açıkladığı gün bitti.)
Sonra baktım içerde Sezen gözyaşı döküyor çok üzgün. Ben de üzüldüm ama artık hiçbirşey ona olan özel hayranlığımı geri getiremezdi. Sonra uyandım. Ne ilginç rüya di mi:)))
7 Mart 2010 Pazar
19 Şubat 2010 Cuma
Sanço'nun yeni bisikleti Giant Deffy

Bizim Sanço kendine yeni bir bisiklet aldı yaşgününde. O'na bisiklet kaskı hediye etmiştim ama kafası smallmış meğer. Kaskı değiştirdik. Bisikletlere bakınmaya başladı. Aradığı öncelik hafiflik olduğu için bizim Kaçkar Bisiklet'teki çocukların fiyat/kalite/hafiflik paritelerinin karşılaştırması önerisiyle Giant Defy 2 modelini alıverdi. Benim Giant GRS tahminime göre 13 kg civarında iken Sanço'nun ki 8.5 kg ağırlığında. Muhteşem hafif birşey. Kaçkar'a uğradığımızda Yusuf'u gördüğüm anda hissettim bize yeni bir bisiklet satacağını:) Benimkini aldığımız gün de o vardı orada, insana planında yokken en ideal bisikleti satıveriyor Yusuf. Serkan da bir çok sorunumuzu çözüyor anında ama satışlarda (aslında Ortaköy şubesinde çalıştığı halde) Kızıltoprak'ta hep Yusuf'a denk geldik.
Vitesleri ve gidonu değiştirdik. Daha bir ergonomik şehir bisikletine çevirdik. İnanılmaz hafif ve hızlı bir sürüş bisikleti. Pedala dokundun mu uçuyor gidiyorsun. Durduğunda ise hiçbirşey hissetmeden pamuk gibi duruyorsun. Bir çuval para verdi ama değdi, şimdi O da aşık bisikletine:)
O'na güle güle kullan derken bu alışılmış sözün ardındaki anlamı da anlatmak için buraya yazmak istedim. Bir bisikleti güle güle kullan demek, o bisiklete bindiğinde hep mutlu ol demek. En mutsuz gününde bile kendini bisikletinle yola attığın zaman yüzün gülsün demek. O pedalları çevirirken hayatında ne olursa olsun için mutlulukla dolsun demek. Bir bisikleti güle güle kullan demek benim için böyle demek. Dünya yıkılsa, sevgililerimden ayrılsam, 3 ay ömrüm kaldığını duysam (bunu deneyimlemek istemem), en kızgın olduğum zamanlar olsa, en depressif günümde olsam... Yine de bisikletim benim mutlu eder. Güle güle kullanmak demek bu demek. Köpeğin beni bisiklet tepesinde ısırdığı gün bile mutluydum ben, içimden 'en keyifli sürüşüm bu' bile demiştim ısırılmadan az evvel:)
Bisiklette sağlıklı kalmaya devam etmek için bu şehirde/ülkede fosforlu renkler giymek, iyi bir bisiklet kaskı kullanmak, yerdeki çukurlara, pervasızca açılan araç kapılarına, geniş mazgal deliklerine dikkat etmek gerek. Sahilde piknik yapanların oynadığı toplara, üzerine atlayan köpeklere, bisiklet yolundaki kırık bira şişelerine, kolkola girerek bisiklet yolundan giden cahil cühelaya dikkat etmek demek.
Not: Sanço ve ben, bisiklet yolunda olduğunu önemsemeden (farketmeden değil) karşımızda yürüyenlerin üzerine doğru bisiklet sürerek intikamımızı alıyoruz. "Ay bisiklet yolunda mıydınız görmedim aaaa!" gibi:) yapıyoruz. Sanço "Ayy ayy ben acemiyim!" diyerek yolda S'ler çiziveriyor kıs kıs gülüyorum.
Biz yaşlı genç, küçük büyük bisikletlerde çok çok eğleniyoruz siz de eğlenin:))
Etiketler:
giant deffy,
giant deffy 2,
giant grs,
kaçkar bisiklet,
yusuf
17 Şubat 2010 Çarşamba
Turkcell, Ben ve Diger Operatörler!..
Sevgili Blogum,
Nedir benim bu "diğer operatör"lerden çektiğim senelerdir!.. Yıllar ve yıllar önce bir seçim hakkım vardı, 13 sene öncesinde ya Telsim ya Turkcell seçilirdi. Benim çevremde herkes Turkcelliydi. Ben de doğal olarak Turkcell ile başladım. Kazancımın iyi olduğu dönemlerde su gibi telefonla konuştum. Ama o dönemde bile "diğer operatör"lere sempatim olmadığından onları aramaktan hoşlanmadım. Benim için başka operatörleri seçenlerin toplumsal sınıfı hep farklıydı. O dönemler öyleydi. Rekabet ortamı yoktu, ben de Turkcell'e seve seve para kazandırıyordum. Ben kusursuz hizmet karşılığında bir değer ödüyordum ve bu benim hayat alışkanlığım için gayet normaldi. Bütçem kısıtlı olduğunda da, olmadığında da bu böyle. Bu 13 yıldır böyle. Turkcell sözkonusu iken onlara hep güvendim. Kurumsallıklarına, kalitesine, müşteriye önem vermesine güvendim.
Şimdi bu diğer operatör kullanıcıları içinde de hiç böyle markasına bağımlısını da tanımadım doğrusu. Reklamcılıkta Love Mark denir ki bende bu bazı iyi markalara karşı var olan birşey. Ben bu anlamda Adidas, Orkid, Mac, Wosvagenmarkalarına da bağlıyım.
Konuya dönmek gerekirse, iyi hizmet almak için bir bedel ödemek gerektiğine inanırım. Kendini geliştiren bazı markaların kesin liderliğine inanırım. Buna karşın en ufak bir hatada da o markayı bırakırım. (Bakınız: Sezen Aksu'yu terk edişim)
Turkcell'i de 13 yıla rağmen geçen yıllarda bırakmak üzereydim ki (Mustafa Filmi ile ilgili olaydan dolayı) sonra gerekli açıklamalar yapıldı da vazgeçmedim Turkcell'den.
Sonuçta piyasa değişti, rekabet canlandı. Vodafone geldi. Reklamlarına kulak kabartmadım değil, aptal değilim ben de baktım tabii. Ama yok hayır, iki kuruş için Turkcell'den ayrılmaya kesinlikle değmezdi. Daha az konuşurum param yoksa, bu kadar basit. Zaten zararlı birşey cep telefonu bilmeyen mi var, ne kaşınacağım ki.
Fakat gidenler oldu. Herkesin sebepleri kendine, gittiler. Mutlular mi bilemem. Ama ben onların gidişinde mutlu değilim. Çünkü kimi zaman operatörleri sinyal vermiyor, ya da ben duymuyorum. Yakınlarımdan birisi Turkcell'e geçmişti. Sonra oradan üçüncü operatöre geçmiş. Haberim yok. Hala Turkcell'de sandığım için aradığımda o malum sinyali de açıkcası duymadım. Bu durum bana bu ay 14 tl'lik fark attirdi faturamda. Avea'da uyarı sinyali yoktu diye iddia edebilirim ama etmiyorum, ben duymamışımdır belki diyorum.
Sonuçta şu önemli benim için sevgili bloğum; bundan yıllar öncesi gibi hala diğer operatörleri aramamak kararımdayım. Ve bu Turkcell'in suçu değil müşterisini elinde tutabilme başarısıdır bana göre:) Kendisini daima ileri götürebildiği için. Çizgisinden ödün vermediği için. Diğer markalarımda da böyle, teknoloji liderliği, müşteri memnuniyeti ve bunda süreklilik benim için önemli birşey. Kalitenin bedeli vardır.
Nedir benim bu "diğer operatör"lerden çektiğim senelerdir!.. Yıllar ve yıllar önce bir seçim hakkım vardı, 13 sene öncesinde ya Telsim ya Turkcell seçilirdi. Benim çevremde herkes Turkcelliydi. Ben de doğal olarak Turkcell ile başladım. Kazancımın iyi olduğu dönemlerde su gibi telefonla konuştum. Ama o dönemde bile "diğer operatör"lere sempatim olmadığından onları aramaktan hoşlanmadım. Benim için başka operatörleri seçenlerin toplumsal sınıfı hep farklıydı. O dönemler öyleydi. Rekabet ortamı yoktu, ben de Turkcell'e seve seve para kazandırıyordum. Ben kusursuz hizmet karşılığında bir değer ödüyordum ve bu benim hayat alışkanlığım için gayet normaldi. Bütçem kısıtlı olduğunda da, olmadığında da bu böyle. Bu 13 yıldır böyle. Turkcell sözkonusu iken onlara hep güvendim. Kurumsallıklarına, kalitesine, müşteriye önem vermesine güvendim.
Şimdi bu diğer operatör kullanıcıları içinde de hiç böyle markasına bağımlısını da tanımadım doğrusu. Reklamcılıkta Love Mark denir ki bende bu bazı iyi markalara karşı var olan birşey. Ben bu anlamda Adidas, Orkid, Mac, Wosvagenmarkalarına da bağlıyım.
Konuya dönmek gerekirse, iyi hizmet almak için bir bedel ödemek gerektiğine inanırım. Kendini geliştiren bazı markaların kesin liderliğine inanırım. Buna karşın en ufak bir hatada da o markayı bırakırım. (Bakınız: Sezen Aksu'yu terk edişim)
Turkcell'i de 13 yıla rağmen geçen yıllarda bırakmak üzereydim ki (Mustafa Filmi ile ilgili olaydan dolayı) sonra gerekli açıklamalar yapıldı da vazgeçmedim Turkcell'den.
Sonuçta piyasa değişti, rekabet canlandı. Vodafone geldi. Reklamlarına kulak kabartmadım değil, aptal değilim ben de baktım tabii. Ama yok hayır, iki kuruş için Turkcell'den ayrılmaya kesinlikle değmezdi. Daha az konuşurum param yoksa, bu kadar basit. Zaten zararlı birşey cep telefonu bilmeyen mi var, ne kaşınacağım ki.
Fakat gidenler oldu. Herkesin sebepleri kendine, gittiler. Mutlular mi bilemem. Ama ben onların gidişinde mutlu değilim. Çünkü kimi zaman operatörleri sinyal vermiyor, ya da ben duymuyorum. Yakınlarımdan birisi Turkcell'e geçmişti. Sonra oradan üçüncü operatöre geçmiş. Haberim yok. Hala Turkcell'de sandığım için aradığımda o malum sinyali de açıkcası duymadım. Bu durum bana bu ay 14 tl'lik fark attirdi faturamda. Avea'da uyarı sinyali yoktu diye iddia edebilirim ama etmiyorum, ben duymamışımdır belki diyorum.
Sonuçta şu önemli benim için sevgili bloğum; bundan yıllar öncesi gibi hala diğer operatörleri aramamak kararımdayım. Ve bu Turkcell'in suçu değil müşterisini elinde tutabilme başarısıdır bana göre:) Kendisini daima ileri götürebildiği için. Çizgisinden ödün vermediği için. Diğer markalarımda da böyle, teknoloji liderliği, müşteri memnuniyeti ve bunda süreklilik benim için önemli birşey. Kalitenin bedeli vardır.
Etiketler:
Adidas,
Orkid,
sezen aksu,
Turkcell,
Wosvagen
15 Ocak 2010 Cuma
Çay demlemek...
Küçük notlar defterime şunu yazmışım; çay demlensin de nerede demlenirse demlensin.
Çay içebildiğim heryer benim için "ev" demek. Kimi zaman ince belli "Ajda" bardakta, kimi zaman bir ingiliz fincanında, kimi zaman bir metal saplı lipton bardağında... Kimi zaman bir plastik veya strafor bardakta ayaküstü... Ben neyin içinde içersem içeyim çay içmek benim içime sadece sıcak bir sıvı değil, sıcak duygular da dolduruyor:)
Bazen bir dostla derin konuşurken, bazen ayaküstü uğranmış bir dükkanda beklerken, bazen bir piknikte termostan akarken... Nerede olursa olsun çay içmek bana ev duygumu veriyor. Kendimi iyi hissettiriyor.
Avucumun içinde bazen elimi ısıtıyor, bazen sadece rengine bakmak bile hoşuma gidiyor.
Annemse benden daha deli, illaki demlendikten 10 dakika sonrasında içiyor ve yarım saat sonra o çayı, tenin maddesi açığa çıkmış diye sağlıksız bularak içmiyor. Bunu misafirlikte yapamaz tabii ama evde yapıyor. Bir çay demleme kavgasıdır gidiyor bazen. Benim demlediğimi beğenmeyip kendine yeni demliyor. Benimkini beğenmiyor çünkü bazen ben, önceden demlikteki çayı suyla nemlendirmek, alttaki suyun iyice kaynamasını beklemek gibi ritüellerle uğraşmıyorum. O ise hep sabırla uğraşıyor...
Çay törenlerimiz japonlarınki veya ingilizlerinki gibi olmasa da kendi içimizde hepimiz bir çay töreni yapıyoruz. milletçe hepimize iyi geliyor çay. Tamirhanede, şantiyede, ofiste, okulda... Heryerde:)
Çay içebildiğim heryer benim için "ev" demek. Kimi zaman ince belli "Ajda" bardakta, kimi zaman bir ingiliz fincanında, kimi zaman bir metal saplı lipton bardağında... Kimi zaman bir plastik veya strafor bardakta ayaküstü... Ben neyin içinde içersem içeyim çay içmek benim içime sadece sıcak bir sıvı değil, sıcak duygular da dolduruyor:)
Bazen bir dostla derin konuşurken, bazen ayaküstü uğranmış bir dükkanda beklerken, bazen bir piknikte termostan akarken... Nerede olursa olsun çay içmek bana ev duygumu veriyor. Kendimi iyi hissettiriyor.
Avucumun içinde bazen elimi ısıtıyor, bazen sadece rengine bakmak bile hoşuma gidiyor.
Annemse benden daha deli, illaki demlendikten 10 dakika sonrasında içiyor ve yarım saat sonra o çayı, tenin maddesi açığa çıkmış diye sağlıksız bularak içmiyor. Bunu misafirlikte yapamaz tabii ama evde yapıyor. Bir çay demleme kavgasıdır gidiyor bazen. Benim demlediğimi beğenmeyip kendine yeni demliyor. Benimkini beğenmiyor çünkü bazen ben, önceden demlikteki çayı suyla nemlendirmek, alttaki suyun iyice kaynamasını beklemek gibi ritüellerle uğraşmıyorum. O ise hep sabırla uğraşıyor...
Çay törenlerimiz japonlarınki veya ingilizlerinki gibi olmasa da kendi içimizde hepimiz bir çay töreni yapıyoruz. milletçe hepimize iyi geliyor çay. Tamirhanede, şantiyede, ofiste, okulda... Heryerde:)
14 Aralık 2009 Pazartesi
Aldım başımı gidiyorum...
Bazen insanların yanından fiziken gidiyorum, bazen duygularımdan gidiyorum. Kara kaplı defterime bile yazmayacağım kadar beni usandıran KURAL TANIMAZLIKLARA şahit olduğum zaman, sessiz sedasız alıp başımı gidiyorum. Kimse duymuyor, kimse farketmiyor. İçim alıp başını gidiyor, üstelik kendince mutlu olarak. Uğraşamıyorum insanlarla bazen. Gitmelerim iyi geliyor. Çiğdem Talu'nun şarkısındaki gibi "Ben bu hayattan, dosttan düşmandan aldım başımı gidiyorum" Sonra kendimi toparlayınca kimi zaman geri geliyorum, kimi zaman gelmiyorum. Bakalım bu defa gelir miyim, bilmem ki...
Bu kural tanımazlıklarda kendimden mi şüphe etmeliyim, yoksa bu fazla Akdeniz ruhlu arkadaşlarımdan HAYIR diyerek "gitmekte" haklı mıyım, haksız mıyım?..
Mesela:
Artçım Sanço motorumun arkasına binerken "Aman n'olucak sadece 10 metre gideceğiz yahu!" diyerek kaskını takmamayı bana önerdiğinde ben zaaf göstersem "Tamam canım nolucak senimi üzeceğim bin öyle arkama" desem... Sonra benden ya da başkasından kaynaklanan bir nedenle motorda kaza yapsak ve başımızı kaldırımlara vursak, tepemize bir araba uçsa bir yerden, bu benim VİCDAN SORUNUM haline gelse???
.....
Alkolle araç kullanırken ehliyetine el konulan bir dostum benden ehliyetimi çevirmelerde polise göstermek için istediğinde, "Aman n'olucak, yakalanırsam çantandan habersiz aldığımı söyleyiveririm" dediğinde, "Ah tabii canım n'olucak seni mi kıracağım, al canım ehliyetimi kullan" desem... Sonra başkasının ehliyetini polise gösterdiği için yakalansa suçuna suç eklese... Artık bu BİZİM SUÇUMUZ haline gelse???
....
Ben yan koltukta ilk iş kemerimi takarken, vosvosta kemerini takmakta zorlanan dosttan ötem; "Takamıyorum çalışmıyor bu, zor açılıp kapanıyor, tırnağım kırılıyor aman boşver" dese, ben de sussam, sonra sadece 40 km hızımıza rağmen çarpışsak bir araçla, bilimsel olarak hesaplandığı gibi tonluk bir ivme ile etkiyi hissetsek, beni eski teknoloji de olsa kemerim tutar ya onu???
....
Birkaç kadeh içmişse bir arkadaşım, elinden anahtarlarını almaya uğraşırken ben, gecenin karanlığında bir restoran önünde, "N'olucak canım ben kendimdeyim allaskına görmüyor musun?" dese ve bir an için gördüğüme inansam, bilimsel verileri ciddiye almasam... Bir yayaya çarpsak mesela ya da bir motorsurucusune... Zamanında refleks hareketini yapamamış olsak... Kendimi nasıl hissederim???
....
Etrafımdaki insanları uyarmaktan bıktım usandım artık... Okumuşu, cahili aynı... Bir de bu benim çevrem, daha yurdum insanının kasksız motor kullanan gencecik çocuklarına yaptığım uyarıları yazmadım, kimbilir kaç kez trafiği tehlikeye atanları 155 i arayıp memura şikayet ettiğimi yazmadım... Çünkü onlardan "gitmiyorum", onlarla uğraşmaktan bıkmıyorum iyi vatandaş olarak.
Ama şimdi bu trafik kurallarını tanımaz dostlarımdan BEN GERÇEKTEN GİDİYORUM. Görmez ve anlamazsınız nasılsa, size buradaymışım gibi gelecektir. Ama ben aldım başımı sessiz sedasız gidiyorum. Sizleri kendinizle başbaşa bırakıyorum.
Vallahi usandım...
Bu kural tanımazlıklarda kendimden mi şüphe etmeliyim, yoksa bu fazla Akdeniz ruhlu arkadaşlarımdan HAYIR diyerek "gitmekte" haklı mıyım, haksız mıyım?..
Mesela:
Artçım Sanço motorumun arkasına binerken "Aman n'olucak sadece 10 metre gideceğiz yahu!" diyerek kaskını takmamayı bana önerdiğinde ben zaaf göstersem "Tamam canım nolucak senimi üzeceğim bin öyle arkama" desem... Sonra benden ya da başkasından kaynaklanan bir nedenle motorda kaza yapsak ve başımızı kaldırımlara vursak, tepemize bir araba uçsa bir yerden, bu benim VİCDAN SORUNUM haline gelse???
.....
Alkolle araç kullanırken ehliyetine el konulan bir dostum benden ehliyetimi çevirmelerde polise göstermek için istediğinde, "Aman n'olucak, yakalanırsam çantandan habersiz aldığımı söyleyiveririm" dediğinde, "Ah tabii canım n'olucak seni mi kıracağım, al canım ehliyetimi kullan" desem... Sonra başkasının ehliyetini polise gösterdiği için yakalansa suçuna suç eklese... Artık bu BİZİM SUÇUMUZ haline gelse???
....
Ben yan koltukta ilk iş kemerimi takarken, vosvosta kemerini takmakta zorlanan dosttan ötem; "Takamıyorum çalışmıyor bu, zor açılıp kapanıyor, tırnağım kırılıyor aman boşver" dese, ben de sussam, sonra sadece 40 km hızımıza rağmen çarpışsak bir araçla, bilimsel olarak hesaplandığı gibi tonluk bir ivme ile etkiyi hissetsek, beni eski teknoloji de olsa kemerim tutar ya onu???
....
Birkaç kadeh içmişse bir arkadaşım, elinden anahtarlarını almaya uğraşırken ben, gecenin karanlığında bir restoran önünde, "N'olucak canım ben kendimdeyim allaskına görmüyor musun?" dese ve bir an için gördüğüme inansam, bilimsel verileri ciddiye almasam... Bir yayaya çarpsak mesela ya da bir motorsurucusune... Zamanında refleks hareketini yapamamış olsak... Kendimi nasıl hissederim???
....
Etrafımdaki insanları uyarmaktan bıktım usandım artık... Okumuşu, cahili aynı... Bir de bu benim çevrem, daha yurdum insanının kasksız motor kullanan gencecik çocuklarına yaptığım uyarıları yazmadım, kimbilir kaç kez trafiği tehlikeye atanları 155 i arayıp memura şikayet ettiğimi yazmadım... Çünkü onlardan "gitmiyorum", onlarla uğraşmaktan bıkmıyorum iyi vatandaş olarak.
Ama şimdi bu trafik kurallarını tanımaz dostlarımdan BEN GERÇEKTEN GİDİYORUM. Görmez ve anlamazsınız nasılsa, size buradaymışım gibi gelecektir. Ama ben aldım başımı sessiz sedasız gidiyorum. Sizleri kendinizle başbaşa bırakıyorum.
Vallahi usandım...
Etiketler:
155,
aldım başımı gidişorum,
çiğdem talu,
ehliyet,
emniyet kemeri,
gidiyorum,
iyi vatandaş,
trafik,
trafik kuralları,
vosvos
3 Aralık 2009 Perşembe
DAZER II KÖPEKSAVAR
Benim için şu anda dünyanın en güzel hediyesi... Sanço almış gelmiş, köpeksavar aletini. Dazer II markalı bu alet 7 metreden köpeklere etkili. Aslında galiba kedilere de. 9 volt pille çalışıyor ve köpeğin duyabileceği insanın duyamayacağı bir frenkansta ses yayıyor.
Denemeye çok değişik zeminlerde fırsat bulamadım, bir denememde bisikletten düşüyordum az kalsın. SBu sahneye şahit olan Küçük Hande dedi ki; sen bunu kullanırken bir yerini yaralayacaksın iyi oluyor bisiklet kaskı taktığın:) Kullanma pratiğim henüz gelişmedi. Mesela bisikleti tek elle kullanıyorum ama motosiklette tek elimi cebime sokarak çıkartamam giderken. Bu nedenle boynuma bir iple çarpraz asmayı düşündüm motorda da bisiklette de. Cebimden çıkarana dek çok geç olabilir.
Üzerindeki düğmeye kısa aralıklarla basıyorsun ve kırmızı ışıktan da anlıyorsun ki alet çalışıyor. Sağır bir köpeğe denk gelmediğin sürece işe yaradığı muhakkak. Kalkıp gidiyorlar yattıkları yerden. Daha üzerime koşturan bir köpekte tam deneyemedim.
Bu macera devam edecek belli ki...
TEKNİK AÇIKLAMA:
Dazer yaydığı ultrasonik ses dalgasıyla her türlü köpegi kaçırır.
Dazer, yüksek elektronik teknolojiyi kullanarak insanlar tarafından duyulmayan, fakat köpek ve kediler tarafından duyulup, algılanan ve onları taciz edin güçlü ve zararsız bir ses dalgası yayan alettir.
7 metreye kadar köpeklerin yaklaşmasını durdurur. 7 metreye kadar ulaşan sadece köpekler tarafından duyulan 27000hz. yüksek frekans sesiyle köpekleri yaralamadan sizden uzaklaştırır.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Aynı zamanda köpeklerin eğitiminde de kullanılabilir.
Darbelere karşı dayanıklı bir plastikten üretilmiştir, ayrıca kemere takılabilen bir klipsi de vardır.
Güvenilir
Sessiz
Etkili
Havlamaya son
kullanım menzili 7 mt.
Ağırlığı 120 gr.
9 Volt pille çalışır.
Pil fiyata dahildir.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Made in USA
Denemeye çok değişik zeminlerde fırsat bulamadım, bir denememde bisikletten düşüyordum az kalsın. SBu sahneye şahit olan Küçük Hande dedi ki; sen bunu kullanırken bir yerini yaralayacaksın iyi oluyor bisiklet kaskı taktığın:) Kullanma pratiğim henüz gelişmedi. Mesela bisikleti tek elle kullanıyorum ama motosiklette tek elimi cebime sokarak çıkartamam giderken. Bu nedenle boynuma bir iple çarpraz asmayı düşündüm motorda da bisiklette de. Cebimden çıkarana dek çok geç olabilir.
Üzerindeki düğmeye kısa aralıklarla basıyorsun ve kırmızı ışıktan da anlıyorsun ki alet çalışıyor. Sağır bir köpeğe denk gelmediğin sürece işe yaradığı muhakkak. Kalkıp gidiyorlar yattıkları yerden. Daha üzerime koşturan bir köpekte tam deneyemedim.
Bu macera devam edecek belli ki...
TEKNİK AÇIKLAMA:
Dazer yaydığı ultrasonik ses dalgasıyla her türlü köpegi kaçırır.
Dazer, yüksek elektronik teknolojiyi kullanarak insanlar tarafından duyulmayan, fakat köpek ve kediler tarafından duyulup, algılanan ve onları taciz edin güçlü ve zararsız bir ses dalgası yayan alettir.
7 metreye kadar köpeklerin yaklaşmasını durdurur. 7 metreye kadar ulaşan sadece köpekler tarafından duyulan 27000hz. yüksek frekans sesiyle köpekleri yaralamadan sizden uzaklaştırır.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Aynı zamanda köpeklerin eğitiminde de kullanılabilir.
Darbelere karşı dayanıklı bir plastikten üretilmiştir, ayrıca kemere takılabilen bir klipsi de vardır.
Güvenilir
Sessiz
Etkili
Havlamaya son
kullanım menzili 7 mt.
Ağırlığı 120 gr.
9 Volt pille çalışır.
Pil fiyata dahildir.
1993 Yılında Amerikada yılın ürünü seçilmiştir.
Made in USA
Etiketler:
dazer,
dazer 2 köpeksavar,
dazer II,
köpek kovucu
Kuduz Aşı'na gitmezsen neler olur? :)
Şöyle olur; polis gelir kapına ve seni alır götürür aşıya. Bunu çocukları korkutmak için söylenmiş bir palavra sanmayın, gerçek ve bence fena bi gerçek de değil yani. Tek sorun; zaten işi başından aşkın polislerin bir de bu yurdum insanının kuduzuyla uğraşması.
Grip hastalığım 4 günde geçti, ama beşinci gün son aşıma denk geliyordu, doktorlara danıştık, öksürüğüm devam ettiği için gitmesem daha iyi olur sonucuna vardık. Bir hastalıkla boğuşurken bağışıklık sistemime hemen bir kuduz virüsü yüklemek pek akıllıca görünmüyordu. Böylece aşıya 3 gün geç gittim.
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin sorumluluk sahibi aşı hemşiresi bana telefonla ulaşamadığı için (bunun nedeni numaramı ilk kayıtta yanlış yazan sorumsuz!) semt karakoluna ihbar etmiş ve sağlık ocağına da bildirmiş "kaçak" durumumu. Gerçekten çok mutlu oldum ya:) Bizim ülkemizde bir devlet hastanesinde bu kadar sorumluluk sahibi birisinin bulunması beni cidden mutlu etti.
Sonra bana son aşımı yaparken de açıkladı hemşire, yurdum insani ilk bir iki aşıdan sonra baktı ki kudurmuyor toz oluyormuş ortadan. Polise haber veriyormuş hemşire de:) Ne güzel değil mi?.. Böyle güzel bir şey işte.
Biz karakolu aradık ve durumu izah ettik boşuna yorulmasınlar diye, gelirlerse yine de, iki sene saklamak zorunda olduğum aşı belgemin fotokopisini vermeliymişim.
Grip hastalığım 4 günde geçti, ama beşinci gün son aşıma denk geliyordu, doktorlara danıştık, öksürüğüm devam ettiği için gitmesem daha iyi olur sonucuna vardık. Bir hastalıkla boğuşurken bağışıklık sistemime hemen bir kuduz virüsü yüklemek pek akıllıca görünmüyordu. Böylece aşıya 3 gün geç gittim.
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin sorumluluk sahibi aşı hemşiresi bana telefonla ulaşamadığı için (bunun nedeni numaramı ilk kayıtta yanlış yazan sorumsuz!) semt karakoluna ihbar etmiş ve sağlık ocağına da bildirmiş "kaçak" durumumu. Gerçekten çok mutlu oldum ya:) Bizim ülkemizde bir devlet hastanesinde bu kadar sorumluluk sahibi birisinin bulunması beni cidden mutlu etti.
Sonra bana son aşımı yaparken de açıkladı hemşire, yurdum insani ilk bir iki aşıdan sonra baktı ki kudurmuyor toz oluyormuş ortadan. Polise haber veriyormuş hemşire de:) Ne güzel değil mi?.. Böyle güzel bir şey işte.
Biz karakolu aradık ve durumu izah ettik boşuna yorulmasınlar diye, gelirlerse yine de, iki sene saklamak zorunda olduğum aşı belgemin fotokopisini vermeliymişim.
Etiketler:
haydarpaşa numune hastanesi,
kaduz aşısı,
polis
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)