30 Ocak 2012 Pazartesi

Bundan sonra "kar sporu" ile ilişkim bu resimdekinden bir katre fazla olmasın diye elimden geleni yapacagım:) Son 2 günlük Kartalkaya macerasinda Füsun'un piste kaybolması, ertesi gün de lifini kopartarak İstanbul'a dönmemiz benim gibi acemi birisi için bir uyarı niteliği taşıyordu. Her düşüşümde kara yapıştim. Kiminde kayak ayağımdan çıktı kiminde çıkmadı. Çıkmayan düşüşlerimin sakatlığa davet anlamına geldiğini bildiğim için, vücudumun kalan parçalarını aldığım darbeye göre şekillendirip yere kurbağa gibi yapıştım. Kayağımın ayağımdan çıktığı zamanlarda ise kalkarken eğimi hesaplayarak kalkmama rağmen yine de kayağimin tekine kavuşmakta zorlandım. Bu hallerime dibimde şahit olan bizim Sanço ise sabrının sonuna geldi çok haklı olarak. Fusun ve "Body"si (Rehberimiz kimse yalnız kaymasın yanınızda bodyniz olsun dedi ya) beni kolay piste götürmek üzere önden yola çıktıklarında arkalarından Sanço ile süzülürken birden bire farkettim ki; önümde bir kaya, altımızda bolkarlı gömülesi bir zemin ve kayanın ardında boyut farklılığını algıladığım hava perspektifi! "Yahu!" dedim Sanço'ya avaz avaz sinirleri bozulmuş şekilde, "Burasının neresi kolay bu deminkinden daha zor ve aşağısı uçurum!" Evet nitekim birkaç kriz sonrasında aşağıdakilere kavuştuğumuzda "Pardon pistleri karıştırmışız burası zordu!" dediler bana bizim kızlar. Evet geçmiş ola. Aşağı gidişim kaymakla, takla atmak arası hareketlerle son buldu. Batonumu kendi kafama bile indirdim bir düşüşümde. Sanço bile orada kara saplanıp düştü. Bu kokunç deneyimin ardından vardığım sonuçlarım:
1) Bir daha asla kayak pistine uzak otelde kalma. Yıpranıyorsun.
2) Bir daha ayağına kayak takma yapamıyorsun işte. Paten gibi değil.
3) Bir daha sömine başında sıcak şarap filan iç lift parası vereceğine.
4) Yaz çocuğusun yazda kal:)

Sanço ise şu dersleri çkarmış:
1) Bir daha asla kayak pistine uzak otelde kalma.
2) Acemi birisi ile kayak yapma.

Son not: Fusun'u Burhan Uslu dizinden ameliyat edecek. Benim boynum incindi, yavaş yavaş geçecek. Sanço Eurosport'taki kayakçılar gibi muhteşem kayıyor ama body olarak mızmız ve korkak beni haketmiyor:)

21 Eylül 2011 Çarşamba

Şaşırdım... Şaşırdım... Şaşırdım...


Genel olarak şaşırtılması kolay olmayan ben, dün aynı gün içinde şaşkınlıktan şaşkınlığa defalarca düştüm!
Sabah erkenden -akıllıyım ya sakin olur ortalık diyerek- Suadiye Fenerium'a gittim, 09.45'te oradaydım. Baktım ki kapı açılmamış ama 40 kişi kadar kuyrukta. Ben motora kaskımı yerleştirip kendimi toparlayana kadar kuyruk yolun iç tarafına dönmüş, saniyesinde katlanarak artıyor! Bu kadar erken saatte bu kuyruk, üstelik sakin olur diye geldiğim Suadiye Fenerium'da?! Şaşırdım. Çok şaşırdım, Fenerbahçe - Manisaspor maçına bu kadar ilgi beklemiyordum.

Sonra biletimi alıp eve döndüm. Akşam stadın önüne gittiğimde yine şaşırdım; ne kadar kalabalıktık. Normal maçlar gibi!

İçeri girdik, stadıma gururlu bakışlarla şöyle bir bakarken yine şaşırdım; bu kalabalık "kadın-çocuk" kalabalığının ötesinde sloganlar atıyordu, kimse oturmuyor, herkes zıp zıp zıplıyordu. Allah allah dedim kendi kendime, 'Nasıl yani be, ben Fenerli veya değil Türk Kadınlarını hafife almışım demek ki?!!'

Naif ve acemiliklerin en bariz göstergesi olarak stad anonscusunun 4 tribünün Sarı-Lacivert-Şampiyon-Fener tekrarlamasını bir türlü kadınlara öğretememesi beni gülümsetti:) Çok hoş bir acemiliğimiz vardı 46 bin kişi olarak:))) Ama bir o kadar da sesimiz ve takımı destekleme enerjimiz vardı.

Burada gözle görülmeyen başka bir güç de vardı, bu sadece Fenerbahçe büyüklüğü de değil bu bambaşka bir başkaldırıştı. Bu kadınların nineleriyle Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. İçim umutla doldu.

21 Nisan 2011 Perşembe

EKL MEZUNLAR GÜNÜ 100.YIL


Bu sene 24 Nisan 2011'de saat 11.30'da başlayacak kutlaşmalarımız sanırım aksama kadar sürecek:)

Her okul mezunu için değerlidir, mezunun vefa duygusuna bağlı olarak ama bizim lise hiç su götürmez şekilde bambaşka bir değerdedir bizim gözümüzde.

Son mezunlar ile ilgili birşey diyemem ama 100 yıldır, gümbür gümbür Atatürk kadınları mezun ettik. O kadar degişik alanda "Türkiye'nin ilk kadın...' ünvanına sahip mezunlarımız var ki saymakla bitmez.

Bizim lisede öğretmenlerimiz de efsaneydi. Kendilerine has tarzları, otoriteleri, sevecenlikleri vardı.

Bizim bahçemiz de çok çok değerlidir. (Rant için bu bahçelerde gözü olanın gözü çıksın, lanetimiz korkunçtur bizim!) Erenköy ile Göztepe muhtarlıklarının tam ortasında bir kısmı Göztepe'de bir kısmı Erenköy'de kalan kocaman bahçenin Göztepe bölümü sonradan Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi oldu. Artık bizim sayılmaz. Ama kalanından bile 10 lise bahçesi çıkar hala.

Annem de o çimenlerde beden egitimi dersi yaptı, teyzem de, ablalarım da... Geçen sene anneme 50.yıl mezun kolyesini ben taktım elimle:)

Neyse, bu sene muhteşem olacak. İnternette aranacaklar için iki satır yazayım dedim. Bu ekteki resim de sanırım 1950'lere ait olmalı. Henüz "yeni bina" yok, 70'lerde eklenecek.

Son söz; orada toplanan (bu sene bahçeye muhtemelen sığmayacak kadar çok) eğitimli, çağdaş, Atatürk kadınlarını görenler bir kez daha emin olacaklardır ki bu lise bu ülkenin aydın ve bilinçli insanları için mücevher değerinde devlet liselerinden birisidir.

EKL MARŞI

Hakikat güneşimiz
Özgürlük rehberimiz
Eşitliği severiz
Üstünlük emelimiz
Memleketin ümidi
Genç fidanlar bahçesi
Varlığınla bin yaşa ERENKÖY KIZ LİSESİ

FATİH in neslindeniz
ATATÜRK izindeyiz
Bilgi bize ışıktır
Biz ona pervaneyiz
İstanbulun incisi
Genç fidanlar bahçesi
Varlığınla bi yaşa ERENKÖY KIZ LİSESİ...

3 Şubat 2011 Perşembe

Başlıksız...

Dün sabah internette Defne Joy'un ölüm haberini okuduğum zaman, kelimenin tam anlamıyla gözlerime inanamadım. Daha sabahın erken saatleriydi. Hani bazı popüler kişiler 1 nisanda şaka yapar ya, inanırız hani tarihte vaki, bir an gerçekten takvimin 1 nisan olmadığını bildiğim halde 'acaba bugün de bir şaka günü de ben mi atladım?!' diye düşündüm.

O kadar ama o kadar çok şaşırdım. Oysa neye şaşırıyordum ki işte hayat böyle birşey. Herkes için ve her yaş için ölüm var ve sanki bunu ilk defa duyuyor ve yaşıyormuşuz gibi şaşırdık hepimiz. Şaşırmamız da hayatın parçası ve Defne'nin ani ölümü kadar olağandı aslında. Ama asıl şaşırmamız gereken; öyle pozitif ve enerjik insanların bize ölümün ensemizde beklediğini geçici olarak unutturabilme güçleriydi. Böyle insanları yaratarak Tanrı bize "Hayatın güzelliklerini yaşayın, gülümseyin, verdiğim tüm nimetlerin tadına varın" demek istiyordu bence. Güzel bir örnekti anlabilen kesim için.

Bu enerji nereye gitti şimdi, ne olarak geri dönecek aramıza bilinmez. Yakınlarına Allah dayanma gücü ve olağanüstü bir sabır versin diye diliyorum.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Kesintisizler...

Bu insanlar, yani benim taktığım isimle "Kesintisizler"; türüne çok sık rastlanmayan, ya da benim çevremde fazla olmayan insan tipleridir. Ben bu tarzı çok sevdiğimi, geçen gün arkadaşım Pomodoro ile telefonda konuşurken hatırladım.

Telefonu açtığımda sanki hiç kapatmamışız gibi, sanki ilk cümlesiyle bir soruma yanıt veriyormuş gibi konuşmaya başladığında ben gülmeye başladım. Çünkü Pomorodo bunun farkında değildi ama ben bu tarzı çok seviyordum. Doğrusu o ana dek bu tarzı sevdiğimi unutmuştum bile. Çünkü telefonda böyle konuşanlar o kadar az ki yakınımdakiler içinde, Fakat ben de böyleyim için için. Sanço, Julia, İnek... Sanırım en çok 5-6 kişidir bu tarz elemanlar... Tabii yeri de gelmeli. Anında akla birşey geldiğinde ararsan ve aradığın da telefonunu açarsa bu hazzı yaşarsın.

Aklıma her birşey geldiğinde arkadaşlarımdan birine sormak, aktarmak veya söylemek için telefonuma sarılışımı Julia "iletişim manyağısın sen" diyerek tanımlamıştı. Tek lüksümün Turkcell faturaları olduğunu söyleyerek bu cümleye karşılık veriyorum hep. Sigara içmediğime göre bu da benim bağımlılık masrafım sayılsın.

Ben de bu "Kesintisizler"den olduğumu biliyorum. Mümkün olsa hiç hal hatır sormadan, hatta cep telefonunun olmazsa olmaz görgüsü gereği "Müsait misin?" diye de sormadan, cumburlop konuya dalarak karşımdakini abandone edeceğim. Hoşuma gidiyor:)

Dün Pomodoro bu şekilde konuşmaya başladığı zaman bu nedenle gülmeye başladım. Çok hoştu bu yaaa!... Özellikle de Pomodoro gibi yaklaşık 30 yıllık arkadaşlarımla bunu yaşadığımı farkettim, bu bana hayatın küçük bir mutluluğu gibi geldi. Bu "Kesintisizlik" güzel birşey. Birisine telefon edip hiç başka birşey söyleden, sanki yanındaymışcasına birşeyler söylemek çok güzel birşey.

Telefonu açan daha "Alo" bile demeden, zaten ekranda senin numaranı görüp tanıdığından, hemen konuya dalıyorsun.
Konunun sıradışılığı oranında bundan aldığım zevk de artıyor. Alo'nun hikayesini de yazalım yeri gelmişken ve öyle bitirelim:

"Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. A.Graham Bell'in sevgilisi Allessandra Lolita Oswaldo'ydu. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Yazmanya Canavarı:)

Ehi pardon biraz uzak kaldık. Yazın çingene çocuğu gibi sokaklarda yaşamak arzumdandır. Gezip tozmaktan, kendi iç heyecanlarıma yeterince özen gösteremeyişimdendir.

Demin odamdaki bazı şeyleri IKEA'dan yeni aldığım karton kutulara istiflemeye çalışırken, eski bir günlüğümü buldum. Yıllar öncesine ait bir günlük. Ayaküzeri okumaya başladım ortasından bir yerinden. Kucağıma o dönemin konser biletleri, mektupları, Kızkulesi'nde bir yemek faturası gibi şeyler döküldü:)

O kadar aniden beni esir aldı ki o günlerin heyecanı, işi gücü bırakıp okumaya daldım. Hava karardı bir mum yaktım balkonda. Yemek saati geldi geçti bir küçük kırmızı Yakut açtım, biraz da peynirim vardı, acele attım bir tabağa ve devam ettim okumaya.

Okurken hayatımın o dönemi film şeridi bile değil, bir film gibi tüm ayrıntılarıyla gözlerimiin önünden geçti. 2001 krizinde topluca işten atılışımız, Julia ile arkadaşlığımızın ilk günleri, Behlül'ün 10 yaşındaki halleri, doğumgünümde gelen mesajlar, alınan hediyeler... Dönüm noktalarım. Arkadaşlarımın karı koca kavgaları, bitmek bilmez diş tedavilerim, neler neler... Elizabeth sen de kendini buraya eklemişsin hayranım olarak, bak bana doğumgünümde aldığın radyokontrollü tekneyi anımsar mısın? Hala duruyor, Koyun Adası'nda da sulara salmışlığım vardır. Pervaneleri biraz ya, minik yosunlar takılıyordu. İstersen gerçeğini alabilirsin bir ara:)

...

Şimdi herşeyin bu kadar dijital olmasından sanki çok hoşlanır gibi burada bunları yazmamın bir anlamı olabilir mi? Neden yine dolmakalemlerime ve beyaz defterlerime dönmüyorum ki ben?

Hem sonra bu dijital ortamda yazılanları kafam kızınca bir şöminede yakıp, elimde şarap kadehimle karşıdan bakamam ki.

İnatla Facebook dışında kalışıma rağmen, bu blog olayı da nedir böyle?

Hımm... Düşünmem lazım bunu:)

Bu günlüklerin toplamı 30 ciltten fazla. Ortaokuldan itibaren yazmışım. Sonra 6 ayda bir yazar oldum. Şimdi sadece yılbaşlarında genel bir analiz için yazıyorum.

....

Günlük yazmak dünyanın bana göre en zevkli işi. İşte 10 sene önceki yazıları okurken kendine ait bir filmi izlercesine mutlu olmak da cabası. Her ne kadar sevmediğim ağır Avrupa festival filmleri gibi (Ben iflah olmaz bir Hollywood'cuyum) trajedi, dram ve ağırlaştırılmış bölümleri varsa da sahiden böyle yaşanmış dönemler ancak yazmaya değer oluyor. Gerisi Hollywood efektleri gibi yazmaya değse bile tekrar okumaya değmez şeyler. Böyle de adilim yazdıklarıma.

....

Sezen'i de hala affetmiş değilim. Bu blogdaki tek gerçek isim Sezen Aksu'nun ismidir bilirsiniz. Ama hayatımı tekrar okurken eski gözdem Sezen'in şarkısı aklıma geldi "Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem. Yaşanan ne varsa hazinemdir. Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem. Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir" Heh bu kadar yetenekli insan, bu kadar hayranını bir tek sözüyle kaybetti. Zikri fikriydi çünkü ve biz o fikri sevemezdik. Biz temel ilkelerimize karşı olan fikirleri söyleyen kim olursa olsun sevemeyiz. Biz tüm hücreleri ile Atatürk'ün çocuklarıyız. Hücrelerimizin antenleri iyi çalışır.

...

Ah konu dağılmış yine... E dağılsın n'apıym. Sonuç; günlük yazalım arkadaşlar. Sanal ağlara bu kadar güvenmeyelim. mrb değil Merhaba yazmayı unutursak, önemsemezsek kaybımız çok ciddi şeyler olabilir. Demedi demeyin, bir insanın ana dili herşeyin temelidir.

22 Nisan 2010 Perşembe





Bugüne kadar ki en güzel Critical Mass
olacak 24 Nisandaki. Şu ana kadar 200'den fazla bisikletli kesin katılacağını belirtmiş durumda. Bir o kadar da karar verememiş olanlar var.

Niki'nin tekliflerine kanıp Bozcaada'da kalmaya devam etseydim bu olağanüstü keyfi kaçıracaktım az daha. Oysa benim yerim daima bisiklet aşıklarının yanı:)

Bu kadar insanın Bağdat Caddesi'nde hem de bu güzel havada yoğun araç trafiğinin tam ortasında bisiklet sürüyor olması cumartesi günü bazılarının hoşuna gitmeyecektir.

Ama onlar da bizim hoşumuza gitmiyorlar bazen. Bisikletlileri ciddiye almayı öğrenmeleri için her ay düzenli binen bu güzel topluluk 1. yıldönümünü kutluyor olacak. Her ayın son cumartesi günü hep aynı yerde ve aynı saatte toplandık. Yağmurda kimi zaman, kimi zaman bir sürü programı erteleyerek, kimi zaman başka şeylerden fedakarlık ederek oradaydık. Hepsine katıldım dersem yalan olur. Ama katılamayacağım durumlarda "Tühh o gün de Critical Mass var, hay allah!" dediğim çok oldu.

Yarın Sanço dişçisinde bir operasyon geçirecek ve ertesi gün CM'e katılacağını hayal ediyor. Oysa diş hekimi ona "Dinlen" diyecek ve dinlenmesi gerekecek. Biz zaten eş dost oldukça kalabalık olacağız Sanço dinlensin evinde. Bisiklete binmeyi yeni öğrenmiş sayılan ama kontrollü tempodan henüz bihaber olan Güneş Su ile ilgileneceğim zaten. Ona binmeyi ben öğrettim zaten. Şimdi geliştirme zamanı.