6 Temmuz 2015 Pazartesi

İşleyen blog ışıldar!

Bloğumun çöpe gittiği yazıyordu demin çok korktum :)

Daima asil şovalyeler kazanır.

Hani bazen birşeyi paylasamaz ve inatlaşmayı uzatırsın da uzatırsın... Adeta savaş haline girersin birileriyle. Yüzünü bile görmeden düşman olursun iletişim kuramamaktan, yanlış anlaşılmalardan dolayı. Hayali kareler nedeniyle düşmanlıklar büyür de büyür hani... Oysa iki taraf da birbirini tanımıyordur ön yargıları vardır. Veya belki önyargıdan da öte birisi sahiden de "kötü"dür de inadı sırf bundandır.

Eee peki sen bu inattan bir anda vazgeçersen aslında daha çok eğlenmez misin :) Oyun oynamayı aniden bırakırsan diyelim. Gergin ipin ucunu birdenbire bırakırsan diyelim. Düşmanını boşluğa düşürmez misin. Hatta o kadar ki düşmanlıktan bile vazgeçersen aniden?!

Çocukça inatların sonunda kimse kazanmıyor. Bazen bırakmak gerekir tüm oyunları. Bazen savaşmamak gerekir. Sevmeyi seçmek gerekir hatta. Sanırım bu oyunda bir üst seviyeye atlamaktır bu. Düşmanına ortada savaşacak düşman bırakmamak en iyi sondur. Gerçekte kazanan sevdiği için savaştan vazgeçen değil midir? O sevdiği ki kendisine en zorlu hediyeyi verecek kadar cesur bir Kralice'dir.

Bir dosttan öte için buna değer. Aradaki gözle görülmeyen tüm bağlar için buna değer. O bağlar ki sadece iki kişi arasında ince ince örülmüştür ve delinmez bir zırha dönmüştür artık. Böyle dosttan öteler için değer.

Herkes kılıcını yere bıraksın. Daima ve sonsuza kadar asil şovalyeler kazanır tüm düelloları, sırtlarından vurulup ölseler bile onurlarını kaybetmezler :)

Herkes kılıcını yere bıraksın. Hemen ve şimdi! :)


14 Nisan 2015 Salı

Birine bir yıldız hediye etmek...

"Birine" yazdım başlığı ama herhangi birine gökyüzünden yıldız hediye edemezsiniz tabii.
Hayalgücü olan, mutlu, pozitif düşünen ve başı daima gökyüzünde olan birisine hediye edebilirsiniz.
Ben de manevi kızım Eda'nın 18. yaşgünü için ona yıldız alıverdim :)
Koç burcu olduğu için Aries takım yıldızından 40 ışık yılı uzakta bir yıldıza Eda'nın adı soyadı verildi EDARIUS18 takısını da taktım ki latince havası olsun :)

Sanço onaylamadı hediyemi... Ayakları fazla yere bastığından olsa gerek. Oysa tam 18 yaşındaki birisi için uygun bir hediye bu. Henüz lise ve üniversite sınavları dışında hayatın gerçeğiyle tanışmamış ama o yaşgününde de reşit olmuş birisi için pek uygun. Artık oy kullanacak, araç kullanacak, kendi sorumluluğunu alacak birisinin belki de yetişkinliğe adım attığı anda aslında içindeki çocuğu kaybetmemesi için en uygun hatırlatma hediyesi.

Yeni yaşının getireceği herşeye hazır olması ve hayatın sıkıntıları karşısında yukarıda biryerlerde kendi yıldızının olduğunu hissetmesi bakımından güzel bir manevi destek.

Hediyenin paketini açtığında (çok güzel sertifikalar, resmi koordinatlar ve teleskop görüntüsü ile birlikte veriliyor) hediyenin ne olduğunu anlaması dakikalar sürdü. Yanında oturmuş açıklama yapıyordum onun ise ağzı gerçekten de açık kalmıştı uzun süre kapatamadı sonra bana boynuma atlayarak sarıldı kızım:)

Bu hediye için Türkiye'de güvenlir adres: www.yildizal.com
Çağlar Bey çok ilgiliydi gerçekten de.

Hayatınızda yıldız hediye edebileceğiniz insanların çokca olması dileğimle...


25 Mart 2015 Çarşamba

İkizler Burcu ve Borderline olmak

İkizler Burcu olmakla borderline karaktere (aslında literatürde "sınırda kişilik bozukluğu" olarak geçer ama biz burada övüneceğimiz için böyle demeyelim:) sahip olmak arasında inanılması zor bir doğru orantı var.

Bunu ben uydurmuyorum, zamanında bir terapist söylemişti; "Borderline hastalarımın yarısından fazlası İkizler Burcu mensubudur" demişti.

Eğer bir İkizler aileden iyi eğitilir, okuldan iyi öğretim alır ve dostlarını da doğru kişilerden seçerse... Yeteneklerini geliştirmişse. Borderline özellikler bir güce çevrilebilir. Bu güç kişinin kendisi için adeta bir süper güç, karşısındakiler için ise tam bir felakettir.

En temel olarak, İkizler kişilikler hiçbir duyguyu tam olarak gerçekten yaşamazlar, herşey bir tiyatro sahnesinin abartılı replikleridir onlar için. Shakespeare da böyle birşey söylemişti sanırım, hayatın bir tiyatro sahnesi olduğuna dair. İkizler "mış gibi" yaparlar. Aşıkmış gibi, nefret ediyormuş gibi, gaveniyormuş gibi, güvenmiyormuş gibi... Bunu çözmek zor karşısındak ikişiye göre değişecektir.

Bilinmesi gereken; herşeyi abartırlar. Bisikletini aldığı günün tarihini her sene ajandasında işaretleyip kendi kendine veya aynı zevki paylaştığı yakınında yakaladığı birisi varsa onunla kutlayan, herşeyi kutlamak için bahane yaratan şahıs da İkizler'dir.

Hatıralarına bağlıdırlar, ama mesele şu ki "hatıra" her an değişme riskiyle karyı karşıyadır. Bir sene sevilen birinin arkadaşlık yıldönümü ise gelecek sene aynı kişinin hayatından gidiş yıldönümü olabilir.

Sevdiği kadar nefret edebilir bir İkizler. Dengesiz midir, haşaaa! Kendi içinde dengelidir, zaten kendi içindeki dengesini bozarsanız o da diger uca kayar.

Bilinmesi gereken diğer şey; İkizler'in fabrika ayarları ile oynanmaması gerektiğidir. Ona son nefesine kadar sahip olmakla ebediyen kaybetmek arasındaki sınır çok incedir. Bu sözünü ettiğim aşk ilişkisi için değil tüm ilişkileri için geçerlidir. Kuşla, böcekle, insanla, eşya ile...

Bir bilinmesi gereken daha: İkizler bazı eşyalarına düşkündür, eskilerini de kolayca atamazlar. (İnsandan geçer eşyadan geçmezler o derece yani) Bazı eşyalarına neredeyse aşıktır. Çünkü eşyaları ona sadıktır. Herkes gidebilir veya gönderilebilir ama eşyalarla araları bozulmaz. Borderline özelliklerden biri daha.

Sevdiklerini abartıp onların kusursuzluğuna inandıkları gibi, tersini düşünmelerine neden olunduğunda büyük hayalkırıklıkları duyarlar. Heyecanları bitince ya tamamen ilgisiz birine ya da iyice düşman birine dönüşürler. Bu da kişilerle ilişkilerinin düzey veya temellerine bağlıdır. Onları hayalkırıklığına uğratmayın, kaybeden asla onlar olmayacaktır. Herkes kendini sever de bu türler bir başka severler.

Sonuçta bir İkizler'seniz hayat size güzel ama karşınızdaki için aynı şeyi herzaman söylemek zordur. Allah İkizler yakını olanlara hem ödül hem ceza vermiştir diyebiliriz. Bu karakterle yaşamak veya yakın olmak konusunda ön bilgili olmakta daima fayda var. İkizler'in sevgisini de yergisini de sözlerini de asla çok ciddiye almak hatasına düşmeyin ama ona kendisini çok ciddiye alıyormuş gibi davranmayı da ihmal etmeyin. Siz de "mış gibi" yapın yani inansın salak :)

Nereden mi biliyorum tüm bunları, kendimden tabii:)









24 Şubat 2015 Salı

Sadece 3 yaşında...

Nasıl olur da 3 yaşında ki bir çocuk, aradan geçen 6 gün sonra bir yetişkinin iyileşip iyileşmediğini sorabilir?

Sanço'nun yaşgününde benim hasta olduğumu ve sadece 2 saatliğine oraya uğradığımı öğrenen Mira, 6 tam gün sonra telefonda nasıl olur da annesi bizimle konuşurken "Elif iyileşmiş mi?" diye sorabilir. Kendiliğinden ve başka kimse ona bunu anımsatmadan. Ki nice yetişkinler bile bunu akıl edemezken.

Şaştık kaldık. İnsanlık adına sevindik de tabii.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Haziran: Ihlamurlar!

Ihlamurlar, ıhlamurlar... Sokaklarda sarhoş edici ıhlamur kokuları. Kaynayan cezvede hiç de bayılmadığım bu koku tüm sokakları doldurduğunda şikayetçi değilim. Memnunum iyi geliyor. Çevremizde tüm güzel evler bir bir yıkılırken, bahçelerindeki ağaçlar hesapsızca, duyarsızca kesilirken, buna göz yuman varoşluk, lumpenlik tüm kente ve hatta ülkeye hakimken... Tüm güzel ve insani değerler, eski modaymış, gereksizmiş gibi algılatılırken... Sokakları kaplayan ıhlamur ağacı kokuları, yaz yağmurları ile güçlenince bana iyi geliyor. Haziran'da doğduğuma sevinmemek elde değil:)

Yine bir sütlü kahve saatinde yazıyorum bunları. Tekinsiz saatlerde:)

4 Haziran 2014 Çarşamba

Bir sabah sütlü kahve saatinde...

Hani şu gündoğumu sütlü kahvelerim var ya... Dünyanın neresinde olursam olayım içtiğim. Burada esas mesele kahve değil sen hala anlamadın mı? (Gezi'de meselenin sadece ağaç olmamasına gönderme yaparaktan:) Burada mesele; güne başlarken, başkalarıyla paylaşmayacağın, günaydın bile demeden ortadan toz olacağın bir zamanı felekten çalmak. Buna beni dosttan ötem alıştırmıştı ya 13 yıldır her sabah içiyorum hani... Geçen gün bu kahveyi içtiğim yerde, bu kahvenin önemini bir kez daha farkettim. Bu saatte içtiğim bu kahve... Düşüncelerimle, duygularımla beni başbaşa bırakan bu kahve!

Hayatta seni üzen insanlardan, olaylardan uzaklaşman gerektiğini söyler bazen o kahve. Tüm çabalamana rağmen şartlar değişmiyorsa, karşındaki seni yok sayıyorsa, hayatında sana özel bir yer olduğunu hissettiremiyorsa, kendini özgür sayarken aslında prangaları da varsa... O prangalarla sen de zincirlenmek istemiyorsan... Birgün bir sabah kahvesiyle o insandan vazgeçersin. Gözünde bir damla yaş olmasına sebep olacak kadar O'nun için yoksan, sen de işte tam da bu sabah kahvesinde düşünürsün, kendinden daha kıymetli olmadığını kendine telkin eder ve vazgeçersin. O'nu orada, kendi seçimleriyle, pranglarıyla ve gerçekte yalnızlığıyla dostsuz başbaşa bırakırsın. Sonra bu özel zaman dilimi sona erdiğinde sosyalleşmek gerektiğinde yanına gitmeden önce yüzüne bir maske takarsın. Öylece ve son kez orada O'nun yanında yer aldığını bilmenin gizli hüznüyle maskeli halinle yanında yer alırsın. O seni hala yanında sanıyorken, sen O'nu o sütlü kahve saatinde prangalı hayatına bırakmış sırtını dönmeye karar vermiş, tek başına mücadeleden vazgeçmiş ve gitmişsindir aslında.

Bu sütlü kahve saatleri işte o kadar tekinsizdir. :)

2 Eylül 2013 Pazartesi

Küçük Prens 70. yaşını kutladı.

Küçük Prens Kitabı yayınlanışının 70.yaşını kutlamış, ben heyecanlı Haziran'da atlamışım bunu!
Haziran'da her medeni, okumuş, vatansever, akıllı Türk gibi "meşgul"du zihnim ve bedenim:))

İnternette 1 haziran'da yayınlanmış, Milliyet'te bulduğum yazıyı buraya direkt yapıştırıp geçiyorum.

Bu arada aşağıda bahsi geçen 50 Frank'a sahip olmaktan da gurur duydum, en iyi dostum, Küçük Yalnız Prenses'in hediyesi sayesinde:)

..................


Antoine de Saint-Exupery hem yazar hem de bir pilot.
2. Dünya Savaşı sırasında hava postacılığı yapıyordu. 1935 yılında 150 bin frank ödüllü bir hız rekoru denemesinde Sahra Çölü’nün ortasına düştü. Saint-Exupery burada Andre Prevot adındaki teknisyeniyle dört gün kaldı ve bir Bedevi tarafından kurtarıldı. Saint-Exupery’nin bu rekor denemesi belki havacılık tarihinde çok büyük bir etki yaratmadı ama dünya edebiyat tarihinde çok önemli bir kitabın ilham kaynağı oldu.
Oldukça ince bir kitap olan “Küçük Prens” Sahra Çölü’ne düşen bir pilotun,
B-612 adlı asteroitten gelen bir prensle arasındaki diyaloglar üzerine kurulu. “Küçük Prens”in basılışının 70’inci yılında dünyada neredeyse bütün dillere çevrilen bu kitapla ilgili az bilinenlerini paylaşıyoruz.
Parası da basıldı
Fransa’nın avroya geçmeden önce kullandığı 50 franklarda Saint-Exupery’nin “Küçük Prens” çizimleri vardı. Parada gözle görülemeyecek küçüklükte yazılmış kitaptan alıntılar yer almaktaydı.
MÜZESİ DE KÖYÜ DE VAR
Dünyanın farklı köşelerinde “Küçük Prens” müzeleri var. Japonya’nın Hakone şehrindeki müzede kitaptaki çizimlerin heykelleri bulunuyor. Güney Kore’nin Gyeonggi-do kentindeki “Küçük Prens” temalı köyün ise yüz binlerce ziyaretçisi var.
Dövmeleri çok popüler
Son yıllarda Küçük Prens’in dövmeleri gençler arasında çok revaçta. Saint-Exupery’nin kitap için yaptığı illüstrasyonların dışında kitaptan alıntılar da dövme olarak rağbet görüyor.
“Küçük Prens” dükkanı
Kitabın ilk baskısından birasına kadar “Küçük Prens” tutkunlarını sevindirecek pek çok hediyeseçeneği var...
* Baobab tohumları: Küçük Prens her sabah gezegeninde baobab fidelerini temizler. Siz de bu uğraş verici işle meşgul olmak isterseniz gezegeninize ekmek üzere laboutiquedupetitprince.com’dan dört avroya baobab tohumları alabilirsiniz.
* Küçük Prens kostümü: Özel bir günde Küçük Prens kostümü giymek isterseniz Celisco.biz’den kostümü
65 dolara alabilirsiniz.
* “Küçük Prens”in şerefine: Amerika’daki Jester King Brewery, “Küçük Prens” birası hazırladı. Organik pilsner olan bira yüzde
2.9 alkol içeriyor.
* İmzalı ilk baskı: Eğer hediye için paraya kıymak istiyorsanız  yazarı tarafından imzalanmış ilk baskısı ebay.com’da mevcut. Fiyatı 22 bin 500 dolar.
250 DİLE?ÇEVRİLDİ
Kitap dünya üzerinde 250’den fazla dile çevrildi. Bu dillere Kongo dili olan Alur, Sardunyaca, Kuzey Arjantin’de 20 bin kişinin konuştuğu Toba dilleri de dahil. Diller içinde farklı edisyonlar da mevcut. Korece’de 47, Çince’de 50’den fazla farklı çeviri var.
11 film, üç opera, dokuz tiyatro...
Sinemada 11 filmi çekilen kitabın dokuz tiyatro oyunu oynandı. Bunun dışında “Küçük Prens”in üç operası,
iki radyo oyunu ve kitap için yazılmış
10 şarkı bulunmakta.

Adı bir astroide verildi
1975’te keşfedilen bir asteroite 2578 Saint-Exupery adı verildi. 1993’teki bir asteroite “Küçük Prens”in yaşadığı asteroit olan B-612’den esinlenerek 46612 Besixdouze, 2003’te keşfedilen bir asteroide ise Petit Prince (Küçük Prens) adları verildi. 2002’de Dünya’ya zarar verebilecek asteroitlerin izlendiği vakıf ise “B-612 Vakfı” adıyla kuruldu.

Karısından ilham aldı
Araştırmacılar Saint-Exupery’nin karısı Consuelo de Saint-Exupery’nin “Küçük Prens”e ilham verdiğini söyler. Consuelo da “Küçük Prens”in gezegeni gibi volkanlarla dolu olan El Salvador’da yaşamaktadır. Küçük Prens’in asteroitindeki gülü sürekli korumaya çalışması ve gülün bitmeyen istekleri, yazarın karısıyla arasındaki ilişkiyi anlattığı söylenir.

Yazarı ortadan kayboldu
1944 yılında Güney Fransa’da Alman askerlerinin hareketlerini uçağıyla izleme görevi alan Saint-Exupery bu görev esnasında ortadan kayboldu. Yıllarca kendisinin nerede olduğu konusunda en ufak bir ipucu bulunmazken 1998 yılında bir balıkçı, yazarın künyesiniMarsilya’da buldu. 2000 yılında ise uçağının bazı parçaları ortaya çıktı.

Aynadan okunabileni de T9 formatı da basıldı
“Küçük Prens” aynı zamanda dünya çapında çok popüler bir koleksiyon teması. Türkiye’deki en önemli koleksiyonerler arasında Yıldıray Lise ve Mehmet Sobacı bulunmakta. Ankara’da Tayfa Kitap Kafe’de 8 hafta süren “Dünyanın Küçük Prens Kitapları” sergisinde çok ilginç formatlarda “Küçük Prens” kitapları sergilendi. Aralarında 2x2.3 santimetre boyutunda minik bir kitap, aynadan okunabilen bir kitap, cep telefonlarındaki T9 formatında İspanyolca kitap da var.

Her yıl 1 milyon satıyor
Kitabın dünya üzerinde 140 milyondan fazla satıldığı tahmin ediliyor. Kitap, İncil, Kuran, Komünist Manifesto, “İki Şehrin Hikayesi” ve “Yüzüklerin Efendisi”nden sonra en
çok satılan kitap oldu. Her yıl 1 milyon “Küçük Prens” satıldığı tahmin ediliyor.

10 Mayıs 2013 Cuma

Bir Diyetisyen Macerası...

Törensel kişiliğime uygun olarak, 10 Kasım 2012'de başladığım diyetisyen maceramı 10 Mayıs 2013 itibariyle 6. ayında yazmaya karar verdim... Sonuna kadar okumaya üşenenler için, sonda yazacağımı başta yazayım, ilk ayda 4 kilo, sonrasında da 3, 2, duraklama evresi vs. derken toplamda 9,5 kilo verdim. (Burada "kilo" dediğim bildiğimiz "yağ". Tanita marka aletle devamlı, gr gr ölçüldüm, su veya kas değil yağ verdim.) Bunun hakkı çok daha fazlasıydı ama ben arada kutlama günlerimde kaytardım. Kaytardığımda verdiğim gramlarımı geri aldığımı da öğrendim. Her hafta gittiğinde insan daha iyi kilo veriyor, ben 15 gun ve 3 haftalık sürelere programı kaydırdığımda çok az kilo verebildim. Son 3 ay bu nedenle uzadı kilo verme sürem, bir de zaten son kilolar ısrarla zor gidermiş. Fakat bunlara takılmıyorum. Çünkü bu süreçte öğrendiklerim altın değerinde.

Diyetisyenim; Nil Şahin Gürhan. İşini iyi biliyor ve hayatıma "zayıflamaktan" çok daha fazlasını kattı. Bu sürede ben yüzüne bakmadığım meyve, salata ve yoğurdun her gün için vazgeçilmezim olduğunu öğrendim. Umarsızca atıştırdığım cipslerin, kızartmaların, ıslak hamburgerlerin, alkollü içkilerin, kızarmış tavuğun özenle seçtiğim derilerinin ve mide "sefahatımın" yanlış alışkanlıklar zinciri olduğunu öğrendim.

Nil'i nasıl buldum: Ben bunca yıl insanların diyeti ve diyetisyeniyle hiç ilgilenmemiştim. Ben diyeti şöyle biliyordum: yoğurdun içine doğranmış salatalık ve tahta gibi karkerler! Böyle yaşayamazdım. Dünyanın en itici fikriydi diyetisyen fikri benim için.

Taaki burnumun dibindeki birisi ip gibi incelinceye kadar! 30 yıllık arkadaşımın kızı, benim de manevi kızım Ed, şimdi 16 yaşında. Kendi isteğiyle geçen yaz devam etti Nil'e ve 10 kg.den fazla vererek sülün gibi bir genç kız oldu. Bu sahne gözlerimin önünde ve birkaç ayda gerçekleşirken, yine aslında sürece ilgisizdim ama sonuca hiç de ilgisiz kalamadım!

Kasım ayında benim 68 kiloluk ve 1.59 cm boyumla varlığım, belimde bir şambriyel varmış görüntüsündeydi. En sevdiğim tişortlerimi giydiğimde belimde gizli bir iç lastik varmış gibiydi. Dostlarım da Sanço başta olmak üzere beni uyarıyordu; "N'olacak bu kiloların?.. Bakınız üstteki resim. Sodaki kare ilk halim. Sağdaki kare diyetimin 4. ayında çekilmişti.

Kasım ayında birgün, ani görünümlü fakat aslında zamanla olgunlaşmış bir karar verdim, ben de başlayacaktım Nil'e. Motivasyon çok önemli, ilk adım bu. İkinci adım belirli bir bütçeyi ayırmak, ki ben sadece 2 ay gider kaçarım diye düşünmüştüm, 6 ayı buldum. Ve 6 ay boyunca her gün 6 öğünde neler yediğimi tek tek dürüstçe yazdım. Üçüncü adım; günde 6 öğünü yerken dış mihrakların saldırılarında ve sosyal hayatın gerektirdiği davetlerde de yiyecek eşdeğerleri listesine uygun yemek.

Nil'in verdiği listelerde onun yerine bunu, şunun yerine bunu yiyebileceğim yazıyordu. Bu işimi çok kolaylaştırdı. İlk gün hiçbirşey anlamadığım bu listeler (5+3 A4 kağıt) şimdi ezberimde:)) Benim Julia için bile (başka bir diyetisyene başladı fakat Nil gibi özenli değil, benim elimdeki belgeler gibi yiyecek eşdeğerleri listesi vermemis, yediğini yazmasını istememiş) karmaşık bir gününü programladım. Bruncha gideceği gün, öğlen yemeği ile birlestirerek, diyetisyeninin verdiği programı kahvaltıya öyle bir uyarladım ki kendimi tebrik ettim:) Nasılsa bazal metabolik hızımız ikimizin de aynıydı. İste bu bilgilerim şimdi benim için paha biçilmez!

Bir daha aynı hatalara düşmemek için Sanço'nun devamlı kilo alıp veren bir arkadaşına sordum; "Sen devamlı diyetisyenlere gidersin sonra birakınca kilolarını geri alırsın, bu nasıl oluyor? Söyle de yaptığını yapmayayam" dedim. O'ndan da anlayacağımı anladım. Yemek tarzım böyle devam etmeliydi! Hayat tarzım olmalıydı! O'nun gibi "Suböreği yiyorum aa ne güzel kilo almıyorum, devamlı yiyebilir o zaman" mantığında olmamalıydım.

Tarzım değişti ya; sonra evde yoğurdumu da kendim yapmaya başladım. Günlük içmem gereken 1,5 - 2 lt.lik suyu kolay içmek ve çekici kılmak için sürahinin içine taze naneler ve minik bir limon kabuğu attım. Lıkır lıkır içiyorum ve artık Cola Zero'ya yüz vermiyorum. Zaten garip bir şekilde hafızamı siliyordu Zero. Bunu ayrıca yazmalıyım.

Bu maceranın içinde sabahları 1 saatlik yürüyüşlerim de var tabii, fakat Nil'e sorarsan toplu taşıtlara bindigim, indiğim, öylesine gezindiğim günlerde vücut spor stresi üretmediği için, cardiyoya göre daha sağlıklı kilo veriliyormuş. Yine de günde 30 dakikalık tempolu yürüyüş olmadan olmaz. E bisikletimle de büyük aşk yaşıyoruz zaten:)

İşte bu kadar. Nil Şahin Gürhan'a rahatlıkla gidebilirsiniz ve devamlı yiyerek kilo verebilirsiniz. İşin mantığını -niyetiniz varsa- öğrenebilirsiniz.

Son 15 günümde günde 7 dilim ekmeğim vardı; sıska Sanço'nun sözüyle bitireyim; "Yahu ne kadar çok yiyorsun bu diyette sen, diyet yapmayan ben bu kadar yemek yemiyorum!" :))







27 Mart 2013 Çarşamba

Yağmurda ve soğukta futbol motivasyonu

Bugüne kadar yağmurdan hiç korkmadım, sağanak yağmurda bisiklete de bindim, motorsikletimi de kullandım... Yürüyüş de yaptım... Piknik de... Topun zıplayabileceği sporları da yaptım. Ne zaman ki bir tenis topunun yağmurda şiştiğini ve zıplayamadığını gördüm ancak o zaman yağmura yenildiğimi kabul ettim. Ne bileyim işte hayatımın doğal akışını yağmur hiç engellemedi! "Amanın yağmur var planımızı erteleyelim!" dediğimi vallahi hiç anımsamıyorum.

Taa ki geçen cumaya kadar!.. Sanço ve emekli ama iddialı kız futbol takımı ile Bostancı halı sahasında maç randevumuz vardı. Ben yine fasulyeden oyuncuydum, onlar kadar iyi olmadığım için "spor olsun" diye oynuyordum zaten. Yağmur vardı, üstelik soğuk da vardı ve bu sefer gece maçıydı. Sanço ile buluştuğumuzda mırın kırın ettim. Sağlığımı korumak istediğimi ve yağmurla soğuk birleştiğinde hasta olacağımızı ileri sürdüm. Kesin hasta olurdum bu soğuk yağmurda oynarsam! O da tabii takımların eşit sayıda olduğunu ve oynamamazlık etmemem gerektiğini oyunbozanlık olacağını söyledi.

Sırtımda malzeme çantamla Sanço'nun peşinden seyirtirken 'Nasılsa iptal edilir, hangi kız oynar ki bu berbat soğukta, keyifle sinemaya gidilebilecek bir cuma akşamında...' diye sinsince düşünüyordum.

Ama hiçbirşey iptal edilmemişti! Kızlar gelmiş, sahaya çıkmış ısınıyorlardı ve yağmur gittikçe daha fazla yağıyordu!

Tam da bugünler için aldığım Fenerbarçe yağmurluğumla sahaya çıktım ısınmaya... O andan sonrasını hiç anımsamıyorum:)

1 saat boyunca nasıl olduysa hiç üşümedim, hiç ıslanmadım, hiç de yorulmadım... Boynumdaki ince boyunluğumu arada kafamda biriken yağmur sularını almak için havlu olarak kullanıyordum ama ben sanki hiç ıslanmıyordum! Sular üzerimde birikmişti ama bana sorarsan üzerimde görünmez bir zırh vardı. Yağmurluğuma rağmen kollarımın içine su sızıyordu ama üşümüyordum. Sanki yağmur hiç yağmıyordu. Koşuyor koşuyor koşuyordum... Bir ara eskilerden en güçlü ve kondisyonlu olanın yanımdan geçerken kalbini tutup "Ay! kesildim ben!" dediğini duydum. Kendimi yokladım; 'kesilmiş miydim ben de?' Yok hayır üstelik bu tuhaf ortamda oynamama rağmen bir de üstüne her zamanki yorgunluğumdan eser de yoktu:)

O bir saatten tek anımsadığım; kalecinin degajının tavandaki koruyucu fileye çarpışıyla ağır çekimle gördüğüm, şapır şapır etrafa saçılan yağmur damlalarının saha spotlarının aydınlığında pırlanta taneleri gibi etrafa saçılışı... O anda farkettim ki yağmur hala yağmaya devam ediyordu ve hava daha da beter olmuştu. Bir an durdum sahada yağmuru izledim. Nasıl bir motivasyonla oynadıysak hepimiz için en güzel oyunumuzu oynadığımız gün olmuştu. Sanço da benimle aynı fikirdeydi ve oyunumu da begenmişti.

Bundan sonra yağmurla dostluğuma soğuk da eklendi. Vücud hareket ettiği ve eğlendiği sürece dışarda taş da yağsa insan hissetmiyormuş bunu öğrendim. Fakat bunu insan annesine nasıl anlatabilir, nasıl inandırabilir ki! Ancak annemin de yağmurda + soğukta + gece maçında sahaya çıkması lazım ki dünyadaki en olanaksız şey:))



3 Mart 2013 Pazar

Neden Küçük Prens okumalı...

Küçük Prens'i insan sadece bir kez değil, her zaman okumalı. "Eee nereye kadar aynı kitap okunur?" derseniz yanıtım hazır: Taa ki gündelik hayatta karşılaştığı olaylarda, birden kafasında bir şimşek çakıp da kendini Küçük Prens'ten satırlar söylerken buluncaya kadar!

Evet zaman sınırlaması bu, işaret de bu bence... Teorime güçlü desteğim de hazır; "insan bir kitabı birkaç kez okumayacaksa o kitabı hiç okumasa da olur" Oscar Wilde

İnsan kalbi ile görebilme yeteneği olduğu kadar Küçük Prens'i evire çevire okumalı derim. Böyle bir yeteneği yoksa zaten hiç okumasa da olur boşa zaman kaybı. Bazı insanların gönül gözlerinin mühürlü yaratıldığını kutsal kitaplardan da biliyoruz, onlara ne söylesen boş.

Ben Küçük Prens'i ilk kez okuduğumda yetişkindim. Ama gerçek bir yetişkin değildim, üniversiteyi yeni bitirmiş birisi gerçekte yetişkin değildir çünkü. Sonrasında da defalarca okudum, anlarmış gibi orijinal dilde yazımını, fransızcasını bile getirttim rafıma koydum... Omuzuma dövmesini yaptırttım...

Minik biblolarını hediye getirdiler bana, özel basılmış kartlarını... Hatta 50 Frank'ı iki cam arasında çerçeveleyerek hediye de etti bana en yakın arkadaşım... Sırf üzerinde Küçük Prens ve yazarı Saint Exupery var diye... Başka bir arkadaşım Amerika'dan Küçük Prens'in kolonyasını yolladı... Özel bir günlük defterini... Paris'ten kol saatini getirttim zamanında (Hemen bozuldu ama olsun:)... Saatimin kutusu Küçük Prens'in koyununu koyduğu 3 delikli kutu şeklinde hem de, bayılmıştım...

Bu gözle görülenlerin sevimlilikleri bir yana, esas mesele gözle görünmeyenler ve "insan doğruyu gözleriyle göremez, ancak yüreğiyle görebilir" derinliği.

Bu öyle bir duygu ki, tanımlamak ve bir başkasına anlatarak aktarmak imkansız. Ya hissedersin ya etmezsin bunu. Hissediyorsan şanslısındır, olaylara o gözle bakabiliyorsundur. Belirli bir seviyeden aşağı düşmezsin o zaman... Dostuna da düşmanına da, kardeşin olduğu halde seni düşmanı zannedene de aynı mesafeden bakabilirsin. Affetmeyeceksindir, unutmayacaksındır belki ama içindeki sevgi ölmez. Yüreğinle görüyorsan eğer, seni düşmanın zanneden ve sana düşmanının yapmayacağı şeyleri yapan, söyleyen kardeşini bile sevmeye devam edersin. Gerçekleri olduğu gibi algılarsın, sahici düşmanın kim olduğunu berrak şekilde seçersin. İntikamla uğraşmazsın bizzat ama zaten evren senin intikamını alır bilirsin. Yüreğinle görüyorsan eğer herşeyi bilirsin.

Küçük Prens'i anlamak budur, ama salt bu değildir. Çok geniş bir yelpazede değerlendirmek ve gündelik hayatta her an kitaptan bir satırın karşına çıktığını görmek demektir. Kimi zaman bir çağrışımla gezegenlere bakarsın, kimi zaman senden uzak bir sevdiğin varsa sana O'nu anımsatan şeylerle kendi kendine gülümsersin: "Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve gece gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak... Yıldızlara bakıp gülümsediginde dostların seni deli sanacak..."

Bu kitabı hissetmişler bir kenara, diğer insanlar bir kenara. Bu kadar ciddi bir mesele bu Küçük Prens'i anlamak meselesi. Bir koyunun, bir gezegende bir gülü yiyip yemediğini düşünmek gerçekten ciddi bir mesele. Siz de bir Küçük Prens tanıdıysanız ve büyüttüyseniz eğer... :) Aranızdaki görünmez bağların gücüne de inanırsınız.







21 Ocak 2013 Pazartesi

"Sürpriz Mira" 1 yaşına geldi bile!

23 Mart'ta yazdığım heyecanımız bebek Mira, 1. yaşını dolduruyor:)

Bizim Angelina heyecandan uyuyamadığını dün bana What's Up'tan yazmış. Kendisi de benim gibi yaşgünü kutlamayı seven birisiyken şimdi kendi bebeğinin birinci yaşını kutlamak için adeta seferberlik ilan etti.

3 metrelik duvar posterinden başlayarak birçok grafik tasarım hazırladık bastırttık, "Deyvit" sağolsun. Çok yardımcı oldu, çok güzel indirimler yaptı.

Mira hiçbirşeyin farkında değil. Ama annesi Angelina öğretmiş; "İyi ki doğduuunn Miiraa!" diye bağırılınca ellerini çırpıp dansetmeye başlıyor, çok hoş. Herkes havaya girdi. Haa bu arada yürüyor da artık.

44 kişilik bir kalabalık, çocuk parti evinde toplanacağız. Tasarımda toz pembelere özen gösterdik, üzerinde çalışırken o kadar etkilenmişim ki gidip kendime bir toz pembe gömlek aldım. Angelina da bu renge uyacak, Brad ve Sanço da. "Böylece kalabalıkta birbirimizi kolay buluruz hem de" dedim. Aslında gizlice parti sahibi olmanin verdiği gururu üzerinde taşımaktan başka birşey değildi:))

Bu arada Angelina, herşeyi bildiğinden bu dönemde benim yeğenim olmaya talip oldu, bu sembolik ve nazik teklifini kabul ettim. Dolayısıyla Sanço'nun yeğeni benim de yeğenim olduğundan Mira da torunum oldu:)


Sadece birkaç adet davetiyeyi bastık, diğerleri maille gitti. Oturup pembe zarflari kendim kestim, yaptım üşenmeden.

Şimdi geri sayım başladı, keşke 2 saat değil de daha uzun sürse diyoruz. Ama parti evinde vakit belli, sınırlar belli. İçki de yok tabii çocuk evinde.

Bizim heyecanımızı paylaşan herkes eğlenmeyi hakediyor bu partide. "Bu kadar uğraşmaya ne gerek var"cılar varsa da onları yaşadığım sürece anlayamayacağım.

2 Ekim 2012 Salı

Gözönünde olmayanlar kalpten de kaybolur mu?

Alex'in bizi bırakmasına da üzüldüm, komutanların çakma delillerle hapislerde yatmasına da, yeğenimin
tüm resimlerinin odamdan çalınmasına da...

Ama bunları yapanların "bilmedikleri" şeye daha da şaşırıyor insan; birisi veya birilerinin sevenlerinin gözü önünden yok edilmesi ile kalplerden yokedilmesi arasında hiçbir ilişik yok ki?!

Ne Alex'e sevgimiz biter, ne komutanlara saygımız ve sevgimiz zedelenir ne de yegenimle sevgi ilişkim kopar. Çünkü hepsi karşılıklı sevgiler.

Bunun bazı insanlar tarafından bilinememesi beni çok şaşırtıyor. Herkes "Küçük Prens" okusa belki dünya çok daha kalbiyle gören insanlara kavuşurdu, belki de kavuşamazdı bu bir iç yetenek meselesi.

Bu konuda ayrıca yazmalıyım:)



13 Ağustos 2012 Pazartesi

Facebook kullanmayanların özgürlüğü ne olacak?

Yaa işte soru tam da bu! Facebook kullanmayanların özgürlüğü nasıl korunacak?
Bunu bugüne kadar düşünmemiştim çünkü etrafımda Faceebook kullananlar bağımlısı değildiler henüz. Henüz akıllı telefonlar da çıkmamıştı. Ben ise iletişim düşkünü olduğumdan Face'e 2007'de girmiş, 1 hafta kalmış ve sonra buradaki karanlık, korkunç geleceği görmüş çıkmıştım. Tabii çıkılamadığını da sonra öğrendim, sadece dondurmuşum.

Sorun değil, oraya aldığım her nefesi, gezdiğim her yeri, görüştüğüm herkesi yazanlardan olmayacağım için gerçek kimliğimi dondurmuş olmam önemli değil. Zaten sonra Julia'nın oyun merakına eşlik edebilmek için uyduruk bir nickname ile aleme dahil oldum. Yine de kendimi orada saymıyorum, sadece gelen geçene bakıyorum:)

Ama bu olayı hayatını canlı canlı internete adamak şeklinde algılayan kitle çoğaldıkça ben rahatsız olmaya da başladım. Çemberim daralıyor bunu farkettim. 

Çaresini ise şöyle buldum; öncelikle beni gerçek ismimle etiketlemelerini engelledim. 

Sonra da bazı zamanlarda, bazı yerlerde Face'e kendini anında sunma bağımlısı olan kişilerle birarada olmamam gerektiğini anladım. Ne kadar denetlesen, ne kadar uyarsan (bir tür bağımlılık olduğu için) hayatını yayınlamaya engel olamayan kişilerin beni de bu Matrix'e çekmelerine kendim engel olmak zorundayım demek ki. 

Herkesin yaptığını yapmaya mecbur olmadığım için, isteğim ve kontrolüm dışında internette hayatımdan kareler paylasmak istemediğim için heryere herkesle gidemeyecegimi anladım. 

Ve bu davranışımı kimsenin de anlayamayacağını düşünerek. Herkes çığ gibi yuvarlanarak Face içinde karadeliğe düşerken yapabileceğim tekşey onları izlemek. Çekip çıkarmak imkansızken ancak insan kendisini koruyabilse ne ala.


11 Nisan 2012 Çarşamba

Mira heyecanı devam ediyor...

Sanço ile birbirimizden habersiz olarak pazar günü programımıza 'Bugün gideyim de Mira'yı bi göreyim' duygusunu sokabiliyorsak bu Mira meselesi aldı yürüdü demektir:) Gaz kesmiyoruz!

Olan Angelina'ya oluyor, devamlı eve giren çıkanlar... Ama O da keyifleniyor bebeği sevildikçe. Brad ekstra mesaiye kalarak bebek bezi parası kazanırken O gün biz Mira'nın altını 3 kişi değiştiriyorduk. Tam bir bez doldu derken ardından gelen hardal rengi ve kıvamındaki şahane bebek kakası Sanço'nun yüreğine indiriyordu. Sanço hala bebeğin banyo yaptırılışına veya altının değiştirilişine alışamadı.. Mazallah eline versek bu işleri yapsın diye, düşüp bayılacağından korkarım. Ama belli de olmaz insanoglu, dünyada bir Mira bir bizim Sanço kalsalar cengaver kesilirdi tabii bebeği korumak için.

2 Nisan 2012 Pazartesi

"Dostum, mimozalar ve ben. Bahtiyarım..."

İsmimi bir ay için değiştirdim: Ada Nisan. Adım soyadım bu bir ay böyle anıla! :)

Hiç uzatmayalım, hikaye etmeyelim. Nazım Hikmet'in şiirine gönderme yapalım:
"Toprak, güneş ve ben. Bahtiyarım." diye biten şiirine. "Dostum, mimozalar ve ben. Bahtiyarım."

Not: Sırt çantamdaki mimozalar bizzat ağaca çıkarak topladıklarım, hoş bir manzara:)

23 Mart 2012 Cuma

Sürpriz tam da budur: Hoşgeldin Mira!

Kimseler bana güzel ve şaşırtıcı bir sürpriz yapamıyor diye hayıflanarak ömrümü tüketirken dün birileri beni öylesine şaşırttı ki saatler sonra bile şaşkınlığım devam ediyor:)

Dün öğleden sonra... Sanço aradı ve yeğeninin bize bir sürprizi olduğunu, akşam onlara gideceğimizi söyledi. Yeğeni Angelina ve eşi Brad (burada gerçek isim kullanmamak prensibimden dolayi böyle anılacaklar) genç evli bir çift. Bunların sürprizi de olsa olsa Angelina'nın hamile olması olur değil mi? Ben de öyle sandım değilmiş. Espiri olarak "O zaman Brad hamile!" dedim, o kadar emindim; yeni evlilerin sürprizinde birisi degilse diğeri hamileydi! :)

O da degilmiş! O zaman insanın aklına kedi köpek aldıkları geliyor ki Sanço bu durumdan hiç hazetmedi. Ama bu da degilmiş, ben artık son olarak şunu aklımdan geçiriyordum "O zaman evlerine Nintendo Wii gibi bir oyun aldılar bizi de ekranda tenis oynayalim diye çağırıyorlar, ama neden haftasonu değil? Hee tabii haftasonu da arkadaşları ile oynarlar" kendi beynimin düz mantığında bu kadar ileri gidebildim. Araba kullanmakta olan Sanço buna sessiz kaldı. Bir yandan da 'Acaba başka bir ülkeye göçmen olarak başvurdular da öyle bir sonuç mu geldi? Ama insan buna da bu kadar sevinmez ki aslında' diye düşünüyordum.

Sonra gideceğimiz yere vardık, arabayı parkettik. Zili çaldık, kafam karışık, Sanço sessiz... Kapı açıldı, Angelina telefonda bizi hemen içeri almadı eşikte bekletti biraz. Gülümsüyor telefonda, Brad'in anneannesi ile konuşuyor. Sonra bizi içeri aldı, ilk gördüğüm salonda aile büyüğü hanımlar ve Sanço'nun abisi yani Angelina'nın babası... Allah allah bu nasıl iş?! Hiç Nintendo ortamı yok burada?! Merhaba, merhaba salona girdik... Hala birşey anlamış değilim ve ortam o kadar da saçma geliyor ki bana 'ne yani aile toplantısı gibi bir durum.' Kafamdan geçiyor hızlıca birşeyler; 'Bir ortamda çoklukla aile büyükleri varsa eğlence yoktur, o zaman benlik birşey de pek yok. Geri dönelim'... 'Ne işimiz var burada , sürpriz nedir? Bir kedi için insan bu kadar büyüğü toplar mı evine n'olmuş burada tanrım n'oluyoruz?' Düşünüyorum çok hızlıca!

Sonra Angelina kucağıma battaniyesine sarılı bir minnacık bebek bıraktı. Salak salak baktım, bir yandan da anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum. 'Eee bebek işte ne var, kimin ki bu ayrıca bana ne aileden bir uzak akrabanın bebeğinden.. Sürpriz nerede hani?' diye düşünüyorum ama Angelina diyor ki "Bak bebeğimiz geldi! Bizim bebeğimiz geldi" La havle! Ben hala anlamıyorum şakanın sırası mı şimdi? Sürpriz nerede, bana ne bebekten!

:) Ve sonra defalarca sorup teyid aldıktan sonra nihayet anlıyorum ki evet onların bebegi... 1.5 aylık Mira, 1 yıllık uğraşma sonucunda bizimkilerin evlat edindikleri ilk çocukları!.. İşte bu nedenle Angelina ve Brad isimlerini burada kullandım. Bizim memlekette bu kadar radikal karar alarak bir bebeği evlat edinmek her insanın beyin ve ruh seviyesine uygun iş değildir. Bu nedenle gençleri tebrik ettim durdum.. Bu çağdaşlık, bu güzel yaklaşım... Bunu herkesten, aile büyüklerinden 1 sene saklayarak uğraşmak ve 21 Mart günü bebeğini resmen teslim almak. İlk gördügünde bebeğinle aranda ruhsal bir bağ kurmak... Bu süreci dinlemek inanılmaz zevk verdi bana. Mira da o kadar güzel bir bebek ki. Hepimizi ters köşeye yatırdılar, sürprize çarptık!

Meğer Sanço birkaç saat öncesinden öğrenmiş ama benim yeni doğmuş bebeklere bayılmadığımı bildiği için susmuş. Gidene kadar susmuş. Oysa ki ben yeni doğmuş bebek gibi algılamadım Mira'yı. Mira uslu mu uslu, akıllı mı akıllı masum bir bebek. Sevmemek olanaksız. Pozitif bir bebek. Uyuyor. Minik ağzıyla esniyor. Biberonundan sütünü içiyor... Olayın sosyal boyutunun önemini ise başka bir yazı konusu yaparım: Sevgi nedir? Sevgi emektir.

Talihi açık olsun, sağlıkla büyüsün. Beni de şaşırtan ilk insan olarak tarihe böyle yazılsın istedim. Hoşgeldin Sevgili Mira:) Maceraların buradan devam edecek...

21 Mart 2012 Çarşamba

Halk arasına karışmamalıyım: 2. işaret

Dün Kadıköy Belediyesi çokgen binasının karşısında otobüs durağı civarları. Yanımda Sanço... Minibüs beklerken dolanıyoruz. Karşımda bir anne kız. Anne 60 yaşlarında siyahlar giyinmiş, şişmanca bir kadın. Kızı 25-30 yaşlarında, uzun saçlı, kara suratlı birşey. Bu kız tam iki adım karşımdan geliyorken elindeki teneke Cola kutusunu yandaki çimenlerin üzerine rahatça fırlatıp attı. Gözlerime inanamadım bir an, biz bir ciklet kağıdını bile firlatıp atmayız, cebimize koyarız. Kaldı ki bu tip çöpleri atacak yer o anda bulamazsam yanımdaki torbaya filan koyarak taşıdığım da çoktur.

Durdum kızın karşısında ve "Napıyorsun sen, okumuş yazmış birisine de benziyorsun bir çöp kutusu bulamadın mi?!" Kız önce bir an anlayamadı sonra bir yandan minibüse doğru hızlıca annesiyle yürürken, bir yandan bana şöyle seslendi; "Sen at o zaman çöpe!"

Bu cevap karşısında ben donakaldım. İyi ki donakalmışım bir an. Yoksa arkasından koşup onu ensesinden yakalayıp o yere attığı kutuya doğru salak başını eğip öyle sımsıkı tutarak, dişlerimin arasından tıslayarak "Al bunu yerden!" demek geldi içimden! Psikopat gibi.

Yine baktım Sanço pek sakin. "Bunlardan çok var o kadar çok ki bunlar" dedi bana. Sonradan olayı anlattığımda sakinliği ve yumuşak at tekmelerini iyi bildiğim Julia da "La havle çek git oradan böyle durumda" dedi.

Dedim ya ben artık sokağa karışmamalıyım. Böyle birisinin ağzını burnunu kırmama ramak var!

FB - GS Derbisi Kadınlar Kuyruğunun Yüzsüzleri.

Sabahın 06.00'sında Şükrü Saraçoğlu Stadı yanındaki Biletix gişesinde girdiğim uzun kuyrukta anladım ki ben halk arasına karışmamalıyım artık. FB-GS derbisi için TFF'nin kadın ve çocuklara ücretsiz dağıttığı 531 biletten ikisinin sahibi olmak için Sanço ile beraber kuyruğa girdiğimizde önümüzde gece yarısından beri orada bulunduğunu belirten 200 kişi kadar vardı. Kafaları tek tek saydık ki boşuna mı sıra bekliyoruz anlayalim. Bu kuyruk her beş dakikada bir arkaya doğru katlanarak uzadı gitti. 10.15 gibi biletlerin dağılımına başlandığında araya kaynamaya çalışan yüzsüzlerin sayısı da hatırı sayılır şekilde artmıştı.

Bu kuyruğun %98'i kadınlardan oluşuyordu. Bunu yazdım çünkü bir erkekle kavga etmek fiziki kuvvetim açısından benim için imkansız ama bir hemcinsimi hedefe odaklanmış tek yumrukta yere serebilirim ve işte tehlike çanları da tam burada çalıyor!.. Kuyrukta geçirdiğimiz 4 saat boyunca önümüzdekilerle arkamizdakilerle ahbap olduk. Herkes bu şekilde önündekini ve arkasındakini tanıyordu.

Bilet dağıtımı başlamadan araya girmeye çalişan yüzsüz ve karaborsacı kılıklı teyzeleri, yüzsüzlük ve arsızlıkta sınır tanımayan genç kızları araya almamak için önce insan gibi konuşmayı denedik. Ama karşımda gördüğüm insan kitlesi, bugüne kadar benim tanımadığım ve bilmediğim bir insan güruhuydu! Yahu, sıraya girer hakkına sahip olursun, araya girmeyi denediysen ve yakalandıysan utanır ve kuyruğunu sıkıştırıp uzar gidersin oradan. Ama hayır bu insanlar bu şekilde yaratılmamış! Bunlar biz söylendikçe duymazdan gelen, kuyruğa geliş saatini sorduğumuzda tutarsız yanıtlar veren, gözlerimizin içine direkt bakamayan ve buna rağmen kuyrukta saatlerdir bekleyen insanların hakkını gaspetmeye çalışan, sadece cahil değil aynı zaman da kötü ve Allah'ın adaletinden bile korkmayan insanlardı.

O sırada güvenlik kuvvetleri etrafımızı sarmıştı, yolu kapatmışlardı. Kendilerince bir takım önlemler alarak izdihamı önlemeye çaılışıyorlardı belki. Ama biz sıraya kaynayanları dışarı çıkartmaları gerektiğini söylediğimizde hepsi "lord gibi havaya" bakıyordu. "Amirime söylemelisiniz" laflarından sonra amirlerini aradık orada değilmiş o anda. Yırtındık derdimizi anlatmak için, herkes önündekini arkasındakini tanıyor saptadıklarımızı dışarı alın dedik. Anlamadılar. Çok şaşırdım. O zaman dedik ki kendi kendimize kolkola girelim ve araya köşeden girmeye çalışanları içeri almayalım. Aksi halde kesin bir kavga patlayacak bizden biri bunlara fiziki olarak girişecek. Biz böye barikat kurunca 4 kişi kolkola bu defa elinde video kamerali sivil polis yanımıza gelip bize haksız olan bizmişiz gibi davranmaz mı! Yine anadilimizle izah ettik durumu, az önce onlardan yardım istediğimizi ama etmediklerini vs. Fakat cidden görevi sadece olayları tespit etmek gibi orada elinde kamera ile dikilen ve bence kuyruğa dışardan girenler kadar kelimeleri anlayışı gelişmemiş olan veya mesleki deformasyona uğramış olan polis memuru "siz böyle yapın yapın ki ben sizi çekeyim de görün" demez mi. Ve hikayenin tam burası benim bundan sonra artık halk arasına karışmamam gerektiğine inandığım ve cinlerimin tepeme bir anda çıktığı, haksızlığa hiç gelemediğim ve hakkımı karşımda kim olursa olsun yedirmeyeceğim noktadır! Polise doğru yaklaşıp bir kez daha ve bu kez en basit anlatımlı bir Türkçe ile az önce burada olanları, 155'i ile aradığmızı izah ettim. Ne korkacağım onun kamerasından! O esnada Sanço'nun kolu uzanıp montumun yakasından beni kuyruğa geri çekti!.. Burası benim için böyle bitti. Ama kuyruğa kaynayanların saçını başını yolan bazı kızlar da olmadı değil:) Akşam haberlerine konu bile oldular.

Saatler sonra bize sıra gelmeden biletler bitti ve kızlar ağlaya ağlaya kuyruktan çıktı. Sonra birisinden duydum ki görevlilerden birisi zarf içinde 10 bilet almış. ATV habercisine bunu gözleriyle gördüğünü söyleyen gencin "Bunu haber yapamam başım belaya girer" diye cevap alması ne ilginç değil mi. İyi ki o sahneyi gözüyle gören ben olmamışım iyi ki! Saatlerce orada beklemek, bir emek harcamak, önündeki insanları tek tek saymak ve ne kadar bilet alabileceklerini tahmin etmek ve sonra bilet alamadan dönmek. Ve en sonunda bunları duymak. Ben artık gerçekten halk arasına karışmamalıyım yoksa görevi benim için adaleti sağlamak zorunda olanların küstah tavırlarına, ve sıra bekleyeni enayi yerine koyan yüzsüz insanlara tahammül edemiyorum. Etmek zorunda da değilim.

Fenerbahçe Kulubu'ne de yazıklar olsun ki bu kadar kadın taraftarını haksızlıklara kurban etti. Bir özel güvenlik şirketi ayarlasa bu karmaşa ve haksızlıklar olamazdı. Gold Kart'ımı geri verirken bunların hepsini onlara da ileteceğim.

Bu durumda ben artık sokaktaki bazı insanların bu (tanımlaması akademik inceleme konusu olacak kadar) acayip hallerine dayanamıyorum.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Efendiler! Gençliğe Hitabe Ödevimizdir.

Efendiler! Gençlige Hitabe'yi ortadan kaldırmak ve ruhlardan silmek, dile getirmek kadar kolay olabilir mi?

O bizim için uyarı ve görev niteliği taşır. Bu nedenle önce Atatürk'e bağlı nesillerin yani 7'den 70'e her yaştan "Genç"in, hafızasının silinmesi, vicdanının nankörleştirilmesi, genetiğinin değiştirilmesi, beyninin iyice sulandırılması gerekir. Ama yine de içimize işlemiş çağdaşlık sevdasının tohumunun yok olacağı garanti edilemez.

Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, 'Türk gençliğine' emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK